
80’lerin Korku Mirası
Nostaljik paylaşımların ve retro içeriklerin selam durduğu yegâne durak şüphesiz 80’lerdir. Biz “korkucular” için bu on yılın yeri bambaşka. Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var: Asıl devrimin 70’lerde yaşandığını, 80’lerin ise o mirası sadece tükettiğini, hatta işi “bayağılaştırdığını” savunanların sayısı azımsanmayacak kadar fazla.
Hadi eğri oturup doğru konuşalım; tamamen haksız da sayılmazlar. Ancak, “Yerlisi oradan yemez, bilen oraya gitmez” tadındaki o ağır abi eleştirilerinden sıkılmış biri olarak haykırmak istiyorum: 80’ler güzeldi yahu!
Sizin için, içinde pek de sürpriz barındırmayan ama türün temel taşlarını hatırlatan 10 filmlik bir liste hazırladım. Listeye bakınca “E bunlar zaten bildiğimiz işler” diye canınız sıkılabilir ama bunu bir “Giriş/101” dersi gibi düşünün. Aslında elimi korkak alıştırmayıp buraya 100 filmlik devasa bir külliyat bırakabilirdim (ve bundan büyük keyif alırdım) ama günümüzün “hızlı tüketim” çağında kim, neyi, ne kadar okuyacak?
Şimdilik bu 10 filmle kapıyı aralayalım. Belki ilerleyen zamanlarda 80’ler korkularını alt türlerine ayırıp, o karanlık dehlizlerde parça parça kaybolmaya devam ederiz.
THE THING (1982)
Antarktika’nın beyaz cehenneminde geçen Carpenter başyapıtı. Hikaye, bir canavar filminden ziyade bir psikolojik savaş örneği. Rob Bottin’in o dönem için imkansızı başaran pratik efektleri, canlının form değiştiren dehşetini iliklerimize kadar hissettiriyor. Kimin insan olduğunu bilmemenin verdiği o mutlak güvensizlik, filmi zamansız kılan ana unsur. Soğuk savaş paranoyasından tutun günümüz toplumsal korkularına bir çok okuma yapabileceğiniz enfes bir film. Kusursuz bir dehşet.
A NIGHTMARE ON ELM STREET (1984)
“Bir korku filmi listesi varsa, konu ne olursa olsun listede Wes Craven vardır!” Diye bir laf etmiştim ve bu lafın sonuna kadar arkasında dururum. Wes Craven, korkuyu yatak odalarımıza, uykumuzun en derin anına soktu. Freddy Krueger, sadece bir katil değil; kurbanlarının korkularıyla beslenen, kuralsız bir sürrealist. Rüyaların o mantık dışı yapısını korkuyla birleştiren Craven, seyirciye şu soruyu sordurdu: “Uyumazsan ölmezsin, peki ne kadar süre uyanık kalabilirsin?” Not: Freddy karakterine hayran olduğumu sanmayın sakın ben korku filmlerinde kötü adamı tutmam, gebertildiklerinde de sevinirim.
THE SHINING (1980)
Stephen King her ne kadar sevmese de biz korkucular çok seviyoruz. Kubrick, King’in romanını alıp onu tamamen kendine has bir labirente dönüştürdü. Overlook Oteli, filmde sadece bir dekor değil, yaşayan ve soluyan bir antagonist. Steadicam kullanımının zirvesi olan o uzun koridor çekimleri, seyirciyi de Danny’nin üç tekerlekli bisikletinin arkasına takıp deliliğe sürüklüyor. Film, doğaüstü olaylardan ziyade bir adamın zihninin yavaş yavaş çöküşünü anlattığı için bu kadar sarsıcı. Film bittikten sonra hakkında bir şeyler okumak, belgeselleri izlemek ve filme tekrar tekrar dönmek isteyeceksiniz. Sinemasal bir büyü bu.
THE EVIL DEAD (1981)
Düşük bütçeli, yüksek enerjili ve benzersiz bir dehşet atmosferine sahip kült klasiğin başlangıcı. Sam Raimi’nin kariyerini başlatan film. Sam Raimi ve arkadaşlarının bir kulübede, kısıtlı imkanlarla neler yapabileceğinin kanıtı. “Shaky Cam” tekniğiyle ormandaki o isimsiz gücün bakış açısını izlemek, dönemine göre devrimsel bir tercihti. Bruce Campbell’ın (Ash) henüz bir aksiyon kahramanına dönüşmediği, sadece hayatta kalmaya çalışan bir kurban olduğu bu ilk film, türün en vahşi ve enerjik örneklerinden biri.
THE FLY (1986)
Cronenberg, bedenin ihanetini anlatmayı sever. Brundlefly’ın dönüşümü sadece dökülen dişler ve deri parçalarından ibaret değil; bu, sevdiği kadının gözleri önünde yavaş yavaş insanlığını kaybeden bir adamın trajedisi. Bilimsel hırsın ve kontrolsüz teknoloji arzusunun fiziksel bir yıkıma dönüşmesi, filmi sadece korkunç değil, aynı zamanda hüzünlü kılıyor.
POLTERGEIST (1982)
Tobe Hooper ve Steven Spielberg’in bu ortaklığı, korkuyu izole şatolardan alıp modern Amerikan banliyösünün tam kalbine yerleştirdi. Televizyon, ağaçlar, oyuncaklar; her şey bir anda birer tehdit unsuruna dönüşüyor. Filmin “lanetli prodüksiyon” hikayeleri bir yana, aile bağlarının bu kadar merkeze alındığı ve bu kadar yüksek bütçeli bir korku filmi görmek o dönem için çok kıymetliydi.
FRIDAY THE 13TH (1980)
Belki en sanatsal film değil ama en yürekten çekilmiş korku filmi. Ne demek istediğimi anlamak için The Movies That Made Us belgeselinin ilgili bölümünü izlemenizi tavsiye ederim. Sean S. Cunningham, Halloween’in başlattığı akımı alıp daha “kanlı” ve “cezalandırıcı” bir formata soktu. Kristal Göl’ün atmosferi, Tom Savini’nin yaratıcı infaz sahneleri ve o meşhur “ki-ki-ki ma-ma-ma” sesiyle slasher janrının en büyük markalarından birini hem de hiç farkında olmadan yarattı.
RE-ANIMATOR (1985)
H.P. Lovecraft uyarlaması çekmek belki de korku janrının en zor işlerinden biri. Çünkü delirmek için görmemizin yeteceği kozmik dehşeti anlatmak gerçekten çok zor bir hadise. Bu sebepten Lovecraft uyarlamaları içinde maalesef “tırt” film sayısı hayli fazla. Ancak bu kesinlikle onlardan biri değil. Stuart Gordon, Lovecraft’ın ciddi hikayesini alıp onu 80’lerin o “over-the-top” (aşırıya kaçan) estetiğiyle harmanladı. Herbert West, korku tarihinin en ikonik anti-kahramanlarından biri. Filmin tıbbi etik sınırlarını zorlayan gore sahneleri ve absürt mizah anlayışı, onu sadece bir korku filmi değil, aynı zamanda eşsiz bir deneyim haline getiriyor.
DAY OF THE DEAD (1985)
Romero’nun zombi külliyatının en sert ve kasvetli halkası. Dışarıdaki zombiler artık bir doğa olayı gibidir; asıl tehlike, yer altındaki sığınakta birbirini yiyen askerler ve bilim insanlarıdır. Bub karakteriyle “zombiler eğitilebilir mi?” sorusunu soran film, insan doğasının kriz anlarındaki bencilliğini ve otorite hırsını tokat gibi yüzümüze çarpar. Tom Savini’nin pratik efekt sanatı burada zirve yapar.
THE LOST BOYS (1987)
Joel Schumacher, vampirleri tozlu pelerinlerinden kurtarıp deri ceketli birer rock yıldızına dönüştürdü. Santa Carla’nın sahil kasabası atmosferi, “asla yaşlanma, asla ölme” mottosu ve dönemin gençlik alt kültürüne yaptığı vurguyla film, vampir mitini 80’lerin ruhuyla yeniden tanımladı. Hem eğlenceli hem de tekinsiz olmayı başarabilen nadir işlerden. Aynı zamanda alt metin okumasına da oldukça müsait.


