
1990’ların En İyi Korku Filmleri
90’lar benim için birbirinden iyi bilim kurgu filmleri ile özdeşleşmiş olsa da korku türünde de iyi filmler çıkardı ve hatta bazıları bu iki türü birleştirdi. Madem öyle ben de sizlere güzel bir 90’lar listesi hazırlayayım dedim.
Misery (1990)
Bir yazarın saplantılı bir hayranının işi ne kadar ileriye götürebileceğini anlatıyor. Saplantılı hayranlık gerçekten sakat bir iş. Havaalanlarında, konser çıkışlarında ve bunun gibi yerlerde hayran olduğu ünlü için bilmem kaç saat bekleyen arkadaşlar beni hep korkutmuştur. Bu film de bunu anlatıyor. Stephen King’in Sadist adlı romanından uyarlamadır. Bende de Altın Kitaplar’dan çıkan baskısı var. Bunu belirterek havamı da atayım. Başroldeki Kathy Bates, büyüleyici bir manyak olarak karşımıza çıkıyor.
It (1990)
Bir Stephen King klasiği daha. Bu film bana hep şu soruyu sordurmuştur: Palyaço korkusu mu bu hikayeyi korkunç yapıyor yoksa bu hikaye mi palyaço korkusunu arşa çıkardı? Cevabını bilmiyorum lâkin Pennywise’ın gelmiş geçmiş en etkili korku ikonlarından biri olduğu tartışılmaz. Kişisel bilgi: Çocukluğumda fotoğraf albümünün göz kırptığı sahnede aklım çıkmıştı.
Night of the Living Dead (1990)
Zombiler, çürümüş bedenleri ve açlıkları ile bu filmde geri dönüyorlar. Geri dönüyorlar dedim çünkü bu listedeki film 1968 yapımı George A. Romero’nun klasik filminin Tom Savini tarafından uyarlanan versiyonu. Tom Savini’nin korku camiasında ne kadar önemli olduğunu En İyi Slasher Filmleri listemde de belirtmiş lâkin ayrıntı vermemiştim. Yine vermeyeceğim çünkü bir Tom Savini yazısını buradan müjdelemek istiyorum.
Tremors (1990)
Dev yılanlar yeraltından çıkıyor ve küçük bir kasabayı tehdit ediyor. Neyse ki, Kevin Bacon ve arkadaşları bu canavarları ele alıyor. Ama unutmayın, eğer toprak titremeye başlarsa, aceleyle kaçın! Bu film Türk TV kanallarında gece vakti çok fazla verilen türden, bir anlamda dandikliğiyle meşhur bir korku filmiymiş gibi algı olsa da kesinlikle buna katılmıyorum ve harika bir film olduğunu iddia ediyorum.
The Silence of the Lambs (1991)
Entelektüel ve karizmatik, yani adeta bir vampir betimlemesi gibi olan seri katil Hannibal Lecter’ın, FBI ajanı Clarice Starling ile olan psikolojik oyununu anlatıyor. Çocukken ailem izlememe izin vermeyince ben tutturma yoluna giderek izlemiş hiçbir şey de anlamamıştım. Ancak bir korku filmi olduğu ön kabulü sebebiyle Hannibal Lecter’ı gördüğüm her sahnede ödüm kopmuştu. Anthony Hopkins ve Jodie Foster, unutulmaz performanslar sergiliyor. “Kuzuların Sessizliği,” 1992 yılında tam 7 dalda Oscar’a aday gösterildi ve bu adaylıkların 5’ini altın heykelciğe dönüştürerek büyük bir başarıya imza attı. Jonathan Demme’nin yönettiği bu başyapıt, korku ve gerilim türünün en unutulmaz örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.
Bram Stoker’s Dracula (1992)
Gary Oldman’ın büyüleyici performansı, Francis Ford Coppola’nın yönetmenliği ve efsanevi hikayenin modern bir yorumu… İşte karşınızda, korku sinemasının efsanevi karakteri Dracula’nın yeniden doğduğu başyapıt. Gary Oldman, Kont Dracula olarak karşımıza çıkıyor ve klasik “kan emici” imajından sıyrılıyor. Daha çok “acılı romantik” bir vampir olarak tanıtılıyor. Bu da Dracula’nın gözünden bakarken aşk hikayeleri ve ölümsüzlük arayışları hakkında düşünmek zorundasınız demek oluyor. Winona Ryder ve Keanu Reeves de kadroda yer alıyor. Ryder, Mina Harker’ı oynuyor ve karakterinin karmaşıklığını ustaca yansıtıyor. Reeves ise, Victorian döneminde geçen bir filmde oyuncu olmanın zorluklarıyla başa çıkmaya çalışıyor.
Candyman (1992)
Ayna karşısına geçip üç kez “Candyman” demek, hayalet bir katilin ortama zuhur etmesine yol açabilir. Şaka yapmak isteyenler için kötü bir fikir, bence bir daha düşünsünler. Film Helen Lyle adlı bir araştırmacının, Chicago’da popüler olan bu “Candyman” söylentilerini araştırmasıyla başlar. Elbette, işler hızla tuhaf bir hal alır. Bernard Rose’un yönettiği film, “Candyman”ın kökenlerine dair ilginç bir hikaye sunuyor. Aynı zamanda gettolarla ilgili sosyal eleştirileri de içeriyor. Korku yazarı Clive Barker’ın hikayesinden uyarlanan bu filmde Virginia Madsen ve Tony Todd çok güzel bir performans sergiliyorlar.
Interview With the Vampire (1994)
“Interview with the Vampire” geldi, tüm vampir klişelerini derleyip toparladı ve güzel bir şekilde yeniden canlandırdı. Anne Rice’ın romanından uyarlanan bu film, Tom Cruise ve Brad Pitt gibi büyük isimleri bir araya getiriyor. Ancak belirtmekte fayda var, bu iki yakışıklı adam bu filmde sadece kan emmekle meşgul! Klasik vampir mitolojisinin cazibesini ve dehşetini mükemmel bir şekilde yakalayan bir film. Film aynı zamanda vampirin düştüğü ahlaki ikilemleri ve hatta nihilizmi de güzel bir biçimde ele alıyor.
In the Mouth of Madness (1994)
Listedeki en sevdiğim film diyebilirim, hatta bir numara bile olabilir. Büyük usta John Carpenter’ın yönettiği bu film, ünlü yazar Sutter Cane’in son romanının peşinde onun kurgusal dünyasına giren bir sigorta dedektifi olan John Trent’in perspektifinden anlatılır. Trent’in macerası, hem gerçeklikle kurgu arasındaki sınırları hem de kendi akıl sağlığını sorgulamaya başlar. Trent delirdikçe biz de deliririz. Filmin Türkçe adı Çılgınlığın Ötesinde ve aslında bu isim yaşayacağızın deneyimi apaçık bir biçimde söylüyor. Filmdeki kurmaca yazar Sutter Cane imaj olarak daha çok Stephen King’e benziyor olsa da film daha Lovecraftvari bir havada ilerliyor. Belki de filmi bu kadar iyi yapan iki büyük yazarı harmanlamış olmasıdır. Ayrıca filmde John Trent karakterine Sam Neill hayat veriyor ve gerçekten alkışlanacak bir performans sergiliyor.
From Dusk Till Dawn (1996)
Tarantino’nun vampir filmi. Aslında bu cümleden sonra devam etmeye bile gerek yok. Eminim ki bilmeyenler yazıyı kapattı ve filmi aramaya başladı. Belirli bir noktaya kadar bir suç filmi gibi ilerleyen bu film bir anda sinema tarihindeki en büyük dümen kırmalardan birini yapıyor ve bambaşka bir hale geliyor. Hikaye, iki kaçak kardeş olan Seth (George Clooney) ve Richie Gecko’nun (Quentin Tarantino) suçlarının ardından Meksika’ya kaçma çabalarını anlatıyor. Yolda rehin aldıkları bir aile ile birlikte işler değişiyor. Gece yarısı, kendilerini tam anlamıyla vampirlerin istilasının ortasında buluyorlar ve barın sahipleri olan cüretkar vampirlerle hayatta kalmak için amansız bir savaşa girişiyorlar. Filmde Clooney ve Tarantino haricinde Salma Hayek ve tahmin edebileceğiniz gibi ayağı var.
Scream (1996)
En İyi Slasher Filmleri başlıklı yazımdan kopyala-yapıştır tekniğini kullanıyorum: Yine bir Wes Craven filmi. Türe damga vurmak böyle bir şey işte. Daha bu listede olmayan nice taş gibi filmi mevcut rahmetlinin. 1996 yılında çekilmiş bir slasher filmidir. Filmde, maske takan bir katilin, Sidney Prescott adlı bir lise öğrencisini ve arkadaşlarını hedef aldığı anlatılır. Filmde başrolde Neve Campbell (Sidney), Courteney Cox (Gale), David Arquette (Dewey) ve Drew Barrymore (Casey) oynamaktadır. Film slasher türünü hem eleştiren hem de saygı duyan bir yaklaşımla yeniden canlandırmıştır. Türe yabancıysanız önce listeden birkaç film izleyip sonra bunu izleyin daha güzel olur. Ayrıca beş tane daha devam filmi ve bir de dizi uyarlaması mevcuttur.
Event Horizon (1997)
Listedeki en sevdiğim film diyebileceğim bir diğer film. Dr. William Weir, Event Horizon adlı dev uzay gemisini tasarlar. Ancak bu gemi uzaya giderken kaybolur. Yedi yıl sonra, gemi Neptün çevresinde belirir, biraz kozmetik kusuru olsa da sağlamdır. Tabii, insanlar bunu anında incelerler ve tam olarak ne olduğunu anlamak için bir kurtarma ekibi gönderirler. Boya takıntısı olmayan bir grup tarafından aranırlar da diyebiliriz. Bu ekip gemiye girdiğinde, önceki mürettebatın yaşadığı korkunç şeyleri anlamaya başlar ve işler daha da tuhaflaşır. “Event Horizon” insan psikolojisinin karanlık yönleri ve evrenin anlaşılmasının zorluğu hakkında derin düşüncelere sürükleyen bir film. Görsel efektler ve atmosfer muazzam ve korku sevenler için tam bir ziyafet. Bu filmde de Sam Naill oynuyor ve yine In the Mouth of Madness’da olduğu gibi harika bir performans sergiliyor. Unutmayın, uzayda kimse sizi duyamaz, bu yüzden çığlıklarınız boşa gitmeye mahkum!
The Blair Witch Project (1999)
Kişisel olarak yeri çok ayrıdır. Filmin çıktığı 1999 tarihinden birkaç yıl sonra sinemada izledim bu filmi. Henüz liseliydim ve arkadaşımla şansımızı denemek için Kılıçoğlu Sinemasına gitmiştik. “Acaba bizi alırlar mı, almazlar mı?” diye düşünürken çok rahat bir şekilde salonda yerimizi aldık. Hiçbir fikrimin olmadan izlemeye başladık ve gerçek olduğuna inanarak izleyip kireç gibi yüzlerle salondan çıktık. Hatta arkadaşım bi daha korku filmine gitmem ben diyerek bana küsmüştü. Şimdi düşününce iyi ki böyle bir anım var ki filmden tam verim almışım diyorum. Neyse konusundan da bahsedelim. Korku sinemasının önemli bir dönüm noktasıdır. Bu film, buluntu film (found footage) tarzında ve korku türünü farklı bir yöne taşıdığı söylenebilir. Heather, Josh ve Mike adlı üç genç belgesel bir film çekmek amacıyla Maryland’deki Black Hills Ormanı’na giderler. Hedefleri, ormanın içindeki Blair Cadısı hikayesini araştırmaktır. Ancak ormanda kaybolmaları ve her türlü doğal tehdide maruz kalmalarıyla işler hızla kötüleşir. Grup, ormanın içinde kayboldukça ve çevrelerinde tuhaf olaylar yaşandıkça, bu belgesel projesi bir kabusa dönüşür. Kameralar, korku dolu anları yakalar ve seyirciye olayları kendi gözleriyle deneyimleme fırsatı sunar. Filmi şimdi izleyip “bu ne lan bir şey olmuyor” diyenleri de kınıyor ve zamanına göre değerlendirmeye davet ediyorum.
The People Under the Stairs (1991)
Adeta günümüzü anlatıyor. 1984 romanı için duymaya alışkın olduğumuz kalıbı bu film için kullandım çünkü Wes Craven bu müthiş eserinde ev sahibi-kiracı ilişkilerini, yoksulluğu ve ırksal ayrımcılığı korku ve gerilim sosuyla harmanlayarak işlemiş. Ayrıca Wes Craven bu filmin hikayesini yazarken 70’lerde yaşanan gerçek bir olaydan esinlendiğini belirtmiştir. Bir çocuk ve ailesi, yaşadıkları yoksul mahalledeki evlerini kaybetme tehdidi altındadır. Ailesinin finansal sıkıntıları, evlerinin sahibi olan acımasız ve tuhaf karı-koca, Bayan ve Bay Robeson tarafından sömürülmelerine neden olur. Bu çocuk, hırsızlık amacıyla evlerine girdiğinde, evin bodrumunda inanılmaz sırlar keşfeder. ve Olaylar Gelişir…
Cronos (1993)
Guillermo del Toro’nun kariyerinin başlangıcında çektiği unutulmaz bir filmdir. Film, bir saat mekanizmasına benzeyen gizemli bir cihazı keşfeden yaşlı bir antikacının hikayesini anlatır. Bu cihaz, onu ölümsüzlüğün eşiğine taşırken, tuhaf bir yaratık tarafından takip edilmeye başlar. Cihazın sahibi olan milyarder bir işadamı ise bu ölümsüzlüğü elde etmek için her şeyi yapmaya hazırdır. Bu noktada, “Cronos” hem vampir mitolojisine hem de ölümsüzlüğün insanoğlunu nasıl etkilediğine odaklanır.
The Sixth Sense (1999)
M. Night Shyamalan’ın başyapıtı ve belki de en iyi filmi. Film, küçük bir çocuk olan Cole Sear’ın (Haley Joel Osment) dünyasına odaklanır. Cole, ölülerle iletişim kurabilmesini sağlayan doğaüstü bir yeteneğe sahiptir. Ancak bu yetenek, onu dış dünyadan izole etmiş ve ruhsal bir yük altına sokmuştur. Psikiyatrist Dr. Malcolm Crowe (Bruce Willis), Cole’un tuhaf durumunu anlamaya ve ona yardım etmeye çalışır. Daha fazla anlatmaya gerek yok. Zaten film çok büyük bir sürprizin üzerine kurulmuş ve bunu bildiğiniz takdirde bütün tadı kaçıyor. Bİlmeyen de kalmamıştır ama olsun.
Ringu (1998)
Hideo Nakata tarafından yönetilen ve Japon korku sinemasının önde gelen örneklerinden biri olarak kabul edilen bir film. Bu ürkütücü yapım, kültürel ve psikolojik bir gerilim sunar. Film, bir gazeteci olan Reiko Asakawa’nın (Nanako Matsushima) hikayesini anlatır. Bir dizi gizemli ölüm olayının ardında yatan gizemi çözmeye çalışan Reiko, son olarak bu ölümlerin arkasındaki gizemi ortaya çıkarabilecek bir video kaseti keşfeder. Ancak bu kaset, izleyenlerine yedi gün içinde öleceklerini söyleyen bir laneti taşımaktadır. Reiko, kaseti izledikten sonra, kendisini ve oğlunu bu lanetten kurtarmak için zamana karşı bir yarışa girişir. “Ringu,” korku sinemasının kült yapıtlarından biri olarak kabul edilir ve 2002’de Hollywood tarafından yeniden çevrilen “The Ring” yani “Halka” bu filmin yeniden çevrimidir. Sadako Yamamura ve ondan daha meşhur Amerikalı klonu Samara Morgan’ın doğduğu film de diyebiliriz. Gerçi öncesinde romanı vardır ama olsun.
WOLF (1994)
Jack Nicholson ve Michelle Pfeiffer’ın başrollerini paylaştığı ilginç bir kurtadam filmi. Bu klasik yapımda, geleneksel kurtadam hikayelerinden biraz farklı bir yaklaşım görmekteyiz.
Will Randall (Jack Nicholson), bir yayınevi editörüdür ve bir gece, bir kurt tarafından ısırılır. Isırılmanın ardından, yavaş yavaş bir kurtadam dönüşümü geçirir. Bu dönüşüm, ona fiziksel ve duygusal güçler kazandırırken, aynı zamanda içindeki karanlığı serbest bırakır. Will, iş hayatında daha rekabetçi hale gelirken, aynı zamanda kurtadam doğasıyla baş etmeye çalışır. Film, insan doğasının vahşi yönleri ve gücün çekiciliği üzerine derinlemesine düşündüren bir gerilim sunar. Aslında korku filmi demek yanlış olur ancak sonuçta kurtadam hikayesi ve çok iyi bir film. Bu sebeplerden ötürü bu listede yer vermemek olmazdı.
SLEEPY HOLLOW (1999)
Tim Burton’ın yönettiği bu film, Washington Irving’in klasik hikayesi “The Legend of Sleepy Hollow”dan uyarlanmış ve Burton’ın eşsiz stilini ve kara mizah anlayışını yansıtıyor.
Hikaye, Ichabod Crane (Johnny Depp) adında bir dedektifin, gizemli başsız süvarinin hayaletini çözmek için Sleepy Hollow kasabasına gönderilmesiyle başlar. Kasabada yaşayanlar, başsız bir süvari hayaleti tarafından korkunç bir şekilde öldürülmektedir. Ichabod, rasyonel bir adamdır ve bilimin gücüne inanır, ancak karşılaştığı doğaüstü olaylar ve korkunç cinayetler, inançlarını sorgulamasına neden olur.
Johnny Depp, Ichabod Crane rolünde çarpıcı bir performans sergiliyor ve karakterinin eksantrikliğini mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Christopher Walken ve Christina Ricci’nin de çok başarılı olduklarını belirtmeden geçmeyelim.
JACOB’S LADDER (1990)
Zihin bükücü ve beyin yakan bir korku filmi olarak klasikleşmiş bir yapıttır. Adrian Lyne’ın yönettiği ve Tim Robbins’ın başrolünde olduğu bu film, izleyicilere rüyaların ve gerçekliğin arasındaki ince çizgiyi sorgulatan karmaşık bir deneyim sunuyor.
Hikaye, Vietnam Savaşı gazisi Jacob Singer’ı (Tim Robbins) merkezine alıyor. Jacob, savaş sonrası New York’a dönüş yaptığında hayatı hızla tuhaf ve korkunç bir hal alır. Garip yaratıklar, ürkütücü olaylar ve anlam veremediği rüyalar Jacob’ın zihnini ele geçirir. Onun için gerçeklikle kabus arasındaki sınırlar belirsizleşirken, izleyiciler de kendi algılarını sorgulamaya başlar. Bu film, izleyiciler üzerinde derin etkiler bırakır ve sonu hala tartışma konusudur. “Jacob’s Ladder,” gerçeklik, travma ve insan zihninin karmaşıklığını keşfetmeye istekli olanlar için vazgeçilmez bir deneyim sunuyor.
BONUS: Army of Darkness (1992)
Şu hayatta “Army of Darkness”ı izlememiş olan var mı hala? Varsa çok yazık. Hemen, kesin, acil, şiddetle ve ısrarla izleyin! Film Bruce Campbell ve yönetmen Sam Raimi ortaklığının bir diğer ürünü ve “Evil Dead” serisinin en eğlenceli parçası. Ölümlerden dönme konusunda ihtisas yapan elektrikli testerli kahramanımız Ash Williams’ın (Bruce Campbell) ormanın derinliklerine sıkışıp kaldığı bir zaman yolculuğu ile başlar. Kendisini bir anda ortaçağda bulan Ash hem buradan kurtulmak hem de bir kez daha şeytanla savaşmak zorundadır. Şeytan bu kez yalnız değildir ve bir ordusu vardır. Uzun lafın kısası tam manasıyla absürdlükler şöleni izleyeceksiniz.


