
Talk to Me – Kritik
İlk duyurulduğu tarihten çıkış tarihine kadar iddia üzerine iddia koyarak beklentileri arşa çıkaran film “Talk to Me” nihayet seyirciyle buluştu. Yılın en iyi korku film, A24’ün en iyi filmi ve buna benzer bir ton söylem haliyle çok acayip bir şey izleyeceğimizi düşündürttü. Fakat hiç de öyle olmadı. Peki Talk to Me kötü bir film mi? Cevabım kesinlikle hayır. Hatta oldukça iyi bir film. Keşke PR üstadı A24’ün bu agresif reklam kampanyasına kurban gitmeseydi. Film hakkında bir şeyler söylemeden önce buradan giriş yapmak istedim çünkü önümüzdeki birkaç yıl bu PR meselesini tartışmaya başlayacağız gibi bir durum görüyorum. Yaşım itibariyle sinemada filmin fragmanını görmek, TV kanallarındaki sinema programlarında bir şeyler yakalamaya çalışmak ve lobi kartlarına bakmak dışında filmle ilgili bilgi sahibi olmadan çok fazla film izledim. Nerede o eski günler nostaljisi yapmak istemiyorum ancak Barbie ile arşa çıkan, vizyona girmeden filmle ilgili her şeyi gösterme çılgınlığı hiç hoşuma gitmiyor. Bu durumun bir diğer versiyonu da Talk to Me de olduğu gibi aşırı beklenti yükseltme. Bu gişeye olumlu yansıyor ve bunun için yapılıyor fakat filme de haddinden fazla ağır bir bagaj yüklüyor. Bundan da bıkıldığını ve bir noktada seyircinin isyan bayrağını çekeceğini düşünüyorum. Hatta o günler hiç uzak değil.
İçimi döktüğüme göre filme geçebiliriz. İçinde bir medyumun eli olduğuna inanılan mumyalanmış -alçılanmış desek daha doğru sanki- bir el, bir şekilde liseli gençlerin eline geçer ve ev partilerinin baş eğlencesi haline gelir. Bir mum yakıp ardından bu eli tutanlar “talk to me” yani “konuş benimle” diyerek ölüler aleminden rastgele bir ruhu karşılarında görürler ve ardından “içime girmene izin veriyorum” dediklerinde ruh eli tutan kişinin içine girip ortamdaki diğer insanlarla iletişim kurmaya başlar. Tabii ki işler çığırından çıkar ve gençler bir anda boylarından büyük bir lanetin pençesine düşerler. Filmi konusuna değindiğimize göre artık sürprizbozanlı (spoiler) şekilde konuşmaya devam edebiliriz. Zira konu korku filmleri olunca başka türlü konuşmak pek mümkün olmuyor.
-Dikkat, sürprizbozan(spoiler) içerir!-
Belli ki It Follows tadı alacağız dedirten çarpıcı açılış sekansını çok beğendiğimi belirterek söze başlayayım. Bir genç, kardeşini aramak için bir ev partisine gidiyor ve onu kendisini odaya kitlemiş halde buluyor. Kardeşini evden çıkartmaya çalışırken kardeşi bir anda abisini bıçaklıyor. Tüm bunlar yaşanırken evdeki genç kalabalık telefonlarını kaldırıp olan biteni çekmeye başlıyor. Bu esnada olay daha vurucu hale geliyor ve abisini bıçaklayan çocuk hemen ardından bıçağı kendisine saplıyor. Filmin yönetmenleri Philippou kardeşlerin hem youtuber olması hem de filmle ilgili her röportajlarında Z kuşağını çok iyi anladıklarını ve onları anlatan bir film çektiklerini iddia etmelerinden dolayı açılış sekansında en çok ilgimi çeken kısım etraftaki hemen herkesin telefonlarına sarılıp vidyo çekmeye başlaması oldu. Film büyük ihtimalle buradan yürüyecek. Sosyal medya filmin ana hattına oturacak dedim. Bir noktaya kadar beklediğim gibi de devam etti.
Filmin baş karakteri Mia el ile yapılan bu ritüeli sosyal medyadan görüyor ve yakın dostu Jade ve Jade’in erkek kardeşi Riley ile bunun yapıldığı ortama gidiyor. Mia el ile etkileşime girmek için gönüllü oluyor ve aslında film meramını bu noktadan sonra anlatmaya başlıyor. Ancak bunu yaparken bu kısma kadar getirdiklerini bir kenara bırakıp dümenini alegorik bir anlatıma kırıyor. Yani sosyal medya ve gençlerin ilişkisini bu noktadan sonra el sayesinde karşılarına çıkan herhangi biriyle girdikleri iletişim ve bedenlerine girmesine dahi izin verecek kadar ileriye gitmeleri üzerinden okuyoruz. Burada el ile gelen ruhun içlerinde doksan saniyeden fazla kalmaması gerektiği yoksa bir daha içinden çıkmayacağını belirtmeleri de yine bu sosyal medyanın hızlı kaynaşma ve paylaşma durumuna bir atıf. Ancak sadece bununla kalmıyor Mia’nın yaşadığı bu deneyimi olağanüstü ve benzersiz gibi kelimelerle anlatması da aslında bir uyuşturucu alegorisi olduğunu seyirciye fısıldıyor. Yani aslında gençler toplanıyor ve benzersiz bir deneyim yaşamak için egzotik bir yerden gelen uyuşturucuyu deneyimleyerek eğleniyor. Beklenildiği üzere bu eğlence birinin başına bir iş açılana kadar devam ediyor. Ortamın küçük çocuğu Riley büyüklerinden görüp özeniyor ve denemek için ısrar ediyor. Ablası Jade buna net şekilde karşı çıkıyor ancak Mia doksan saniyelik süreyi elli saniyeye düşürerek eli tutmasına izin veriyor. Yani düşük doz! Ancak tabii ki küçük doz küçük bir çocuğun kalıcı hasar almasına yetiyor. Riley’in bu sahneleri filmin en beğendiğim en vurucu kısımları oldu. Basit bir eğlence gibi görünen bir anlık şeylerin hayatınızın geri kalanını nasıl mahvedeceğini güzel bir biçimde anlatmış. Birçok seyirci aklına Insidious, Flatliners hatta Exorcist filmlerinin geldiğini söylemiş. Buna katılıyorum ve bu uyuşturucu alegorisinden dolayı bu listeye Raw filmini eklemek istiyorum. Buraya kadar olan kısmı çok beğendiğimi belirterek ikinci kısma geçeyim. Mia, bu seanslardan sonuncusunda iki yıl önce intihar eden annesinin ruhu ile karşılaşıyor. Babasıyla problemli bir ilişki yaşıyor olması ve Jade’lerin evinde kalıyor olması gibi detaylar da eklenince Mia’nın bunun üzerine gideceğini tahmin etmek güç değil. Fakat maalesef film bu noktada sonra dram tarafına ağırlık veriyor ve matem ve travma teması üzerinden devam ediyor. Mike Flanagan’ın Netflix için yaptığı işlerden Ari Aster’e, matem mevzusu yeni korku film ve dizilerinin bir numaralı teması oldu maalesef. Maalesef dedim çünkü fazla işlenmesinden dolayı ben bunu izlemekten sıkıldım. Film de tam bu noktada boğulmaya başlıyor, tempo kaybediyor ve çarpıcı girişin ardından vites düşürüyor. Bir yandan Mia’nın annesi hakkındaki gerçeği tam olarak bilmediği için tutamadığı yasını bir yandan da kurtulmaya çalıştığı yalnızlığını izliyoruz. Tüm bunlar kötü şekilde aktarılmış demiyorum ancak senaryoya çok zekice yedirildiğini de söyleyemem. Ne Jade ile sevgili – eski sevgili çatışması ne Jade’in annesinin baskıcı tarafı ne de babasıyla arasındaki ilişki derinleşmiyor ve sadece seyirciye bilgi vermek amacıyla söylenip geçilen şeyler olarak kalıyor. Bu sebepten ben Mia karakterini hiç içselleştiremedim ve yaşadıklarından da etkilenmeyi başaramadım. Ancak filmdeki ayak emme sahnesi ve babası ile alakalı o gerilim dolu sahne gerçekten çok hoşuma gitti. Final sahnesini de çok beğendiğimi söylemeliyim. Finale giden yolun ipucunu filmin başlarındaki yaralı kanguru sahnesiyle seyirciye veriyor. Mia’nın kanguruya verdiği tepkinin ardından film sonunda yapabileceği en iyi ters köşeyi yapıyor ve ağzınızı açık bırakarak perdeyi kapatmayı başarıyor. Keşke süre biraz daha uzun olsaydı ve Mia’nın film boyunca verdiği kararlarda ruhsal durumunun mu, yoksa musallat etkisinin mi olduğunu daha iyi görebilseydik.
-Dikkat, sürprizbozan(spoiler) sonu-
Son bir toparlama yapmak gerekirse filmi -amiyane tabirle- amma da gömmüşsün diyebilirsiniz ama öyle değil. Ben filmi beğendim. Ancak dediğim gibi açık taraflarının çok fazla olduğunu ve PR sonucu yüklendiği bagajı taşıyamadığını düşünüyorum. Bu PR durumu unutulup bir kaç yıl sonra tekrar izlendiğinde değerini bulacağına da inanıyorum. Bunun dışında ses, görüntü yönetmenliği ve konusu ile oldukça iyi bir film. Jump scare sahnelerin de tadında ve harika kullanıldığını eklemem gerekir. Bir ilk film olduğunu da düşününce kesinlikle başarılı bir film diyorum. İkincisinin çekileceğini de öğrendim ve devam filmleri konusunda kafam biraz karışık. Bekleyip görmek en iyisi. Ancak Philippou kardeşlerin bize iyi filmler izleteceği konusunda umutluyum. Sonuç olarak korku severlerin asla kaçırmaması gereken bir film diyor iyi seyirler diliyorum.


