
Kült Korku Filmleri
Sözcük ve deyimlerin toplum tarafından yaygın bir biçimde yanlış kullanılması ve artık yanlış olanın doğru olanın yerini alması durumuna Galat-ı meşhur denir. Hatta “Galat-ı meşhur lugat-ı fasihten evlâdır.” diye bir söz vardır ve bu da; çok bilinen, yaygın kullanılan bir yanlış ifade sözlükteki doğrusundan daha iyidir, yeğdir. anlamına gelir. Evlâ mıdır yoksa çağımızın hastalığı mıdır bunu ben bilemem. Kullanmıyorum desem de yalan söylemiş olurum. Bilmeden kullandığım olmuştur ama tek tesellim en azından şovenistin, şov yapan insan demek olduğunu zannetmiyorum. Şimdi ben tüm bunları neden anlattım derseniz sebebi bu liste. Yani “Kült Korku Filmleri” listesi. Kült film denince çoğumuzun aklına çok beğenilen başyapıtlar geliyor ama aslında kült film dediğimiz şey bu değil. Kült film sınırlı bir izleyici kitlesi tarafından yoğun bir şekilde sevilen hatta etrafında fanatikleşilen, geleneksel sinema normlarından veya beklentilerinden saparak farklı bir tarz veya mesaj sunan filmler için kullanılması gereken bir tanım. Yani bir film geniş kitlelerin gönlünde taht kurmuş ancak eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuş olabilir. Yahut gişe yapamamış ancak zamanından sonra kıymete binmiş de olabilir. Kısacası “kült film” tanımı filmin sanatsal değerini ifade etmez. Belirli bir izleyici kitlesi tarafından yoğun bir şekilde sevilip takdir edildiğini anlatır.
Anlaşılmayan bir nokta kalmadığını düşünüyor ve listeme geçiyorum.
The Thing (1982)
Büyük usta John Carpenter’ın yönettiği film. Çıktığı dönemde ticari olarak beklenen başarıyı elde edemedi ve eleştirmenlerden karışık eleştiriler aldı. Antarktika’da bir araştırma istasyonunda geçen ve bir grup bilim insanının karşılaştığı gizemli ve ölümcül bir varlıkla mücadelesini konu alan bu film gerilim unsurunu paranoya üzerine kuruyor. Soğuk savaş dönemi alegorisi üzerinden de okuyabileceğiniz bir başyapıt. Benzersiz atmosferi, gerilim dolu sahneleri ve görsel efektleriyle dikkat çeken The Thing, yönetmenin kendine has tarzı ve Kurt Russell’ın şahane performansıyla da ön plana çıkıyor. Zaman içinde korku sinemasının klasiklerinden biri haline gelen bu filmin bir çok karesi de ikonikleşmiştir.
Night of the Living Dead (1968)
George A. Romero’nun 1968’de ortaya çıkardığı bu şaheser, sadece bir zombi filmi değil, aynı zamanda korku sinemasının kutsal metinlerinden biri. Zombi salgınının ortasında hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın hikayesini anlatan bu film, zamanının ötesinde bir başyapıt olarak kabul edilirken, korku sinemasının evrimine de derin bir etki yapmış diyebilirim. Toplumsal eleştirisi, siyasi yönleri ve özgün atmosferiyle “Night of the Living Dead”, sadece kült bir film değil, aynı zamanda bir kültür ikonu. 1990 yılında Tom Savini tarafından çekilen uyarlamasının da çok güzel olduğunu. Onu da ayırmamak gerektiğini belirteyim.
Alien (1979)
Ridley Scott’ın yönettiği bu bilim kurgu/korku filmi aslında çıktığı gibi geniş bir izleyici kitlesi tarafından beğenildi ve ticari olarak da büyük başarı elde etti. Bu listeye alma sebebim ise devam filmleri, çizgi romanları, öykü uyarlamaları ve oyunlarıyla dev bir markaya dönüşmesi. filmdeki yaratık Xenomorph artık etrafında müridleri olan bir kadim varlık desem abartmış olmam sanırım. Bir şeyin müridi varsa kült diyeceğiz tabii ki. Bilmeyen yoktur ama adettendir konudan da bahsedeyim. Uzayın derinliklerinde, ticari bir uzay gemisi Nostromo, bir acil sinyal almaktadır. Ekibi, gizemli bir gezegene inmek zorunda kalır. Burada, bir uzay gemisinde garip bir organik yapı bulurlar ve Olaylar Gelişir.
The Rocky Horror Picture Show (1975)
Yönetmenliğini Jim Sharman’ın yaptığı bu film, Richard O’Brien’in müzikal tiyatro eserinden uyarlanmıştır. Film, çıktığı dönemde ticari bir başarı elde edememiş olsa da zamanla bir fenomen haline gelmiştir. Genç bir çiftin arabaları arızalanır ve Dr. Frank-N-Furter’ın malikanesine sığınırlar, Doktor garip deneyleri ve uçuk zihni derken olaylar garip ve fantastik bir şekilde gelişir. Film, cinsellik, toplumsal normlar ve insan doğası gibi temaları işler. Ayrıca Tim Curry’nin tek kişilik gösterisi gibidir. Filmin interaktif bir yönü vardır ve bir çok ülkede interaktif gösterimleri neredeyse 1975 yılından beri kesintisiz olarak yapılmaktadır. Seyirciler şarkılara eşlik eder ve belli replikleri belli karakterlerin sahnelerinde tekrar eder. Bana gelmez ama ben isterim diyene de karışmam.
Suspiria (1977)
Giallo sinemasının en önemli yönetmeni Daria Argento tarafından çekilen bu film de yıllandıkça değeri anlaşılan filmlerden. Giallo nedir Diyenler için kısaca açıklayayım. İtalyanda Sarı anlamına gelmekteymiş. Bu filmlere de İtalya’da polisiye, gerilim korku gibi türlerdeki romanlar sarı renk kapaklarla basıldığı için bu isim verilmiş. Film, genç bir Amerikalı dansçı olan Suzy Bannion’un, Almanya’da bulunan Tanz Dance Akademisi’ne katılmasıyla başlar. Ancak akademiye vardığında, garip ve karanlık olaylarla dolu bir ortamla karşılaşır. Araştırmaya başladıkça, akademinin derinlerinde korkunç bir gerçeğin olduğunu keşfeder ve Olaylar Gelişir. Renkler, müzikler ve eller bu filmi benzersiz kılar. Yeniden çevrimi vardır. Birazcık farklıdır ama o da güzeldir.
Videodrome (1983)
Body Horror alt türünün duayeni David Cronenberg tarafından yönetilen çok enfes fakat bir o kadar da kafa bulandıran bir yapıttır. Renn, bir televizyon şirketinde çalışan bir yöneticidir ve gündüzleri kablolu TV kanallarını tararken, geceleri de yasadışı bir televizyon programı olan “Videodrome” ile ilgili araştırmalar yapar. Ancak, bu programın gerçeküstü güçleri ve kontrol edici etkisiyle karşılaşmasıyla, Renn’in zihni ve gerçeklik algısı sarsılmaya başlar.
Film, teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerini, medyanın manipülasyonunu ve gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları sorgular. Aynı zamanda, karanlık atmosferlidir ve rahatsız edici görsel efektleri akla kazınır. Gerçek ve hayal arasındaki sınırın muğlaklaştığı filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Bu filmde onların şahıdır. Neredeyse bir alt tür oluşturacak kadar özgün bir filmdir. Sadece filmlerde değil bilgisayar oyunlarında da bu filme yapılmış onlarca gönderme mevcuttur.
A Nightmare on Elm Street (1984)
Parmaklarında bıçaklar taşıyan bir musibet, Elm Sokağında yaşayan gençlerin kabuslarına girmekte ve onları rüyalarında avlamaktadır. Gençler, bu korkunç varlığın pençelerinden kurtulmak için savaşırken, gerçeklik ile rüya dünyası arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmektedir.
Bu listenin girişinde yazdığım açıklamaya bakınca aynı Alien’da olduğu gibi bu filmin de burada ne işi var demiş olabilirsiniz. Ancak Wes Craven öyle bir yönetmen ki, aslında tam da bu listenin gediklisi olacak birçok filmi ve ikonik karakteri bizlere armağan etti. Bunlarda en meşhuru ise enine çizgili kazağı, fötr şapkası ve bıçaklı eldiveniyle akıllara kazınan, kötü rüya efendisi, gençlerin kabusu, Freddy Kruger. Görece düşük bütçesi ve eleştirmenlerin burun kıvırmalarına rağmen Freddy öyle ünlendi ki filmi bir kez dahi izlememiş insanların bile tanıdığı bir karakter haline geldi. Öyle ki Eskişehirdeki masal şatosunda bile kazağı ve eldivenini görmeniz mümkün.
Donnie Darko (2001)
Korku filmi olmadığının farkındayım fakat iyi bir gerilim. Karanlık hatta bunaltıcı atmosferli ve bir o kadar da kafa karıştırıcı bir film olan Donnie Darko oldukça sıkı ve hala filmle ilgili sohbet edip, sorular soran sadık bir kitleye sahip. Konusuna gelirsek Donnie, garip ve kafa karışık bir gençtir. Bir gün, tavşan kostümlü biriyle tanışır ve ondan gizemli bir görev alır ve Olaylar Gelişir. Donnie, görevi yerine getirirken, zaman döngüleri, paralel evrenler ve zihninin karmaşıklığıyla karşı karşıya kalır. Ayrıca erken dönem Jake Gyllenhaal izlemek de pastanın üzerindeki çilek.
Friday the 13th (1980)
Bu filme kült demeyeceksek neye kült diyeceğiz sorarım size? Günümüzden bakıldığında oyunlardan remake projelerine suyu sıkılmış bir marka gibi görünse de bu filmin doğum süreci hiç de güllük gülistanlık değil. Hor görülen bir tür, düşük bütçe, bir şekilde kotarılan sahneler, bu filmde yer aldığı için ayıplanan oyuncular ve tüm bu olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan harika bir slasher başyapıtı. Gençlerin kampta sırayla öldürüldüğü filmlerin şahı. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim The Movies That Made Us belgeselinin ilgili bölümünü mutlaka izleyin. Bu yazıda ikonik karakter Jason Voorhees’den neden bahsetmediğimi 13. Cuma fanatikleri anladı. İzlemeyenler ise bu bahane ile izlesin ve izlemeyen tek bir korkusever dahi kalmasın diyorum.
Dizi Bonusu: Twin Peaks
Böyle bir listeye böyle bir diziyi almasaydım kendini affetmezdim. Deli dahi sanatçılar dendiğinde akla gelecek ilk isimlerden olan David Lynch’in Mark Frost’la birlikte yarattığı şaheser. Her yıl dizinin hayranları çekildiği yerde bir buluşma düzenliyorlar. Filmlerde dizilerde ve şarkı sözlerinde yapılan göndermeler bini (abartmıyorum) geçmiş durumda. Bu kadar övgüyü okuyup abarttığımı düşünenler olacaktır. İşte bu sebepten de kült nedir sorusuna tek başına cevap olacak nitelikte bir yapım.
Bir sabah Twin Peaks kasabasının popüler kızı Laura Palmer’ın cesedi naylona sarılı bir şekilde sahilde bulunur. FBI ajanı Dale Cooper, cinayeti çözmek için kasabaya gönderilir ve Olaylar Gelişir. Kendi halinde gözüken bu kasabanın aslında çok da öyle olmadığı yavaş yavaş su üstüne çıkarken diğer yandan da birbirinden ilginç ve detaylı yaratılmış kasaba sakinlerini tanırız. Klasik bir kasaba polisiyesi gibi düşünmeyin. Mevzu sadece kasabalının sırları ve karmaşık ilişkileriyle şekillenmiyor. David Lynch paranormal birtakım mevzular ve ortamları da bolca gösteriz zihnimizi allak bullak ediyor. Ayrıca dizi kendine has bir kara mizaha sahip. Dizinin haricinde iki tane de filmi bulunuyor ancak yazıyı daha fazla uzatmayacağım çünkü uzun bir Twin Peaks dosyası hazırlamak istiyorum ve mermilerimi ona saklayacağım.


