
Söyleşi: TOLGA URAL – KARANLIK ŞEYLER
Eşim korku filmleri izleyemez, korku kitapları okuyamaz. Sebebi de çok basit: Çünkü korkuyor. Ancak onu ufaktan ufaktan alıştırmak için slasher filmler izletmeye başladım. Hoşuna da gitmişti ancak o noktada inanılmaz bir hata yaptım ve şöyle dedim: “Bak; yaratık, hortlak, cin falan olmayınca korkmuyorsun işte. Zaten aslında çok saçma, şu izlediğimizin gerçekte olma ihtimali ne ki?”
Biraz düşündü ve şöyle söyledi: “Ya aslında evimize baltalı bir manyağın girip bizi kesme ihtimali, kurt adam olma ihtimalinden daha yüksek.”
Ardından o gece ışıklar yanık uyuduk ve maalesef slasher film maratonumuzun da sonuna geldik. İnsan kaynaklı bir kötülüğün, yaratık kaynaklı bir kötülükten daha korkunç olabileceği gerçeğini yüzümüze çarpmıştı.
Korku101 ekibi olarak üzerinde en çok durduğumuz ve içeriklerimizde de sıkça konuştuğumuz bir mesele bu: Neden korkarız? Korku dediğimiz şey hortlaklardan, cinlerden ve hayaletlerden mi ibarettir? Yoksa içimizdeki o korkunç varlık, hepsine diz çöktürecek kadar dev olabilir mi? Kozmik korkunun en büyük varlığı Azathoth bile, insanın içinde tuttuğu karanlık tarafından yenilgiye uğratılabilir mi?
İşte tam da bu kaygıyla yola çıktığını düşündüğüm bir kitap, yazarı tarafından elimize ulaştırıldı. Kitapta dokuz farklı öykü var. Tüm öyküler bana ya “üçüncü sayfa haberi” dediğimiz kötülükleri hatırlattı ya da kendimizi sorgulattı. Gözümüzün önünde olup biten ve maalesef günlük rutinimize dahi yerleşmiş olan bu meselelerin korku unsuru olarak kullanılması beni çok etkiledi. Gerçekten 1,5 günde okudum ve çok büyük keyif aldım.
Bir edebiyatçı değilim, sadece korku türüne ilgi duyan bir insanım. Bu sebepten kitabın edebi değerlendirmesini yapamam; fakat korku edebiyatına gönül vermiş bir okuyucu ve amatör bir öykücü olarak beğendiğimi yineleyeyim. Öykülerden tek tek bahsederek tat kaçırmak istemiyorum. “Acaba bir sonraki öyküde hangi karanlık yönümüz işleniyor?” diyerek sayfaları çevirmeniz çok daha lezzetli olacaktır.
Karanlık Şeyler’in sayfalarını çevirirken sadece bir öykü kitabıyla değil, kendi karanlığımızla da bir yüzleşme yaşadım. Şimdi bu karanlığı biraz daha deşmek için sözü yazarı Tolga Ural’a bırakıyorum.
1. Karanlık Şeyler’deki öykülerde gündelik hayatın tekinsizleştiği noktalar çok belirgin. Sizi bu ‘karanlık’ öyküleri bir araya getirmeye iten asıl motivasyon neydi?
Bu soruya tek bir motivasyon üzerinden cevap vermek oldukça güç. Çünkü Karanlık Şeyler’i yazmaya beni iten dinamiğin yalnızca tek bir kaynaktan beslendiğini düşünmüyorum. Yaşadığımız coğrafya, her gün ister istemez maruz kaldığımız üçüncü sayfa haberleri, gördüğümüz ve duyduğumuz her şeye karşı bağıran, öfkesini susturamayan ya da sessizliği bir silah gibi kullanan kendi iç sesimiz… Bunların tümünü ve daha fazlasını, birbirini besleyen güçlü motivasyonlar ve aynı karanlığın farklı parçaları olarak görüyorum.
Bu nedenle Karanlık Şeyler’deki tekinsizliğin dışarıdan gelen, yabancı bir unsur gibi görünmesini istemedim. Tam tersine, bize son derece tanıdık gelen, huzurlu ve güvenli sandığımız yaşam alanlarının damarlarından fışkırmasını göstermek istedim.
- Kitabın tanıtımında ‘insan çürümesi’ ve ‘içeriden gelen kötülük’ vurgusu yapıyorsunuz. Karakterlerinizi inşa ederken, okurun kendi karanlığıyla yüzleşmesini nasıl hedeflediniz?
Hepimizin içinde karanlık bir yan vardır. Bazılarımız bu yanı öylesine habis duygularla besleyip büyütür ki, bir noktadan sonra kişi yalnızca davranışlarıyla değil; düşünceleriyle, değerleriyle ve ahlak anlayışıyla da çürümeye başlar.
Termodinamiğin ikinci yasası, yalıtılmış bir sistemde entropinin, yani düzensizliğin artma eğiliminde olduğunu söyler. Sanırım ben de Karanlık Şeyler’de bunun insandaki karşılıklarını kurguladım. Kendini denetlemeyen, içindeki kötülüğü sürekli besleyen ve zamanla ona teslim olan insanların giderek çözülmesini, bozulmasını ve sonunda kullanılmaz hâle gelen bir enerji gibi kendi içinde tükenmesini anlatmayı hedefledim.
- Kitapta sert, gerçekçi ve rahatsız edici temalar var. Hatta en korkunç öyküler onlar diyebilirim. Ancak kara mizah kitabın genel tonuna oldukça hakim. Kara mizahı bir ‘savunma mekanizması’ olarak mı kullandınız yoksa bu, anlatmak istediğiniz karanlığı daha da mı sivrileştirdi? Bu dengeyi nasıl kurdunuz?
Kitaptaki dokuz öykü arasında özellikle Şeytan Adası ve Ronaldo, kara mizah duygusunu daha sık kullandığım metinler. Korku unsurlarıyla okuru germek elbette önemli; fakat bunun tek başına bir yere kadar etkili olduğunu düşünüyorum. Kara mizah doğru yerde ve nokta atışı bir ifadeyle kullanıldığında, sahnenin etkisini yalnızca artırmıyor; ona başka bir derinlik de kazandırıyor.
Ben kara mizahı kitapta yalnızca bir savunma mekanizması olarak bilinçli biçimde kullandığımı söyleyemem. Elbette insan, ağır ve rahatsız edici gerçekliklerle karşılaştığında mizaha sığınabilir; hatta başka türlü dayanamayacağı şeylere gülerek kendisiyle o gerçeklik arasına bir mesafe koymak isteyebilir. Fakat ben yazarken kara mizahı dışarıdan eklenen bir unsur gibi düşünmedim hiç. Daha çok, gerektiği anlarda karakterlerimin muzip, kimi zaman da acımasız sesini dinlemeyi tercih ettim.
Sanırım bu yüzden kara mizah, anlatılan karanlığı hafifletmekten çok onu daha görünür ve daha keskin hâle getirdi.
- Dokuz öykünün hepsi kendine has odalar gibi, peki sizin için yazarken en çok zorlandığınız veya yazdıktan sonra bile etkisinden çıkamadığınız o ‘en karanlık’ öykü hangisiydi?
Şeytan Adası Karanlık Şeyler’in kalbidir. Yazarken psikolojik anlamda çok zorlandığım, tamamladıktan sonra dahi etkisinden uzun süre çıkamadığım bir öykü oldu.
Özellikle Halis’in aynanın karşısında, hem yaşlı hayaletiyle hem de çocukluk hâliyle yaptığı diyaloglar beni psikolojik olarak oldukça etkiledi. Çünkü bu sahnelerde yalnızca geçmişiyle hesaplaşan bir adamı değil, kendi içinde parçalanmış, ve yaptığı hataların pişmanlıkları arasında sıkışıp kalmış bir insan portresi çizdim. Nebahat ile olan umutsuz ilişkisi ve Ayça’ya olan takıntısının da bir o kadar rahatsız edici olduğunu söylemek isterim.
Nebahat’ın dünyayı bütünüyle boş vermiş hâli, Halis’le yaşadığı gerilimler sonrasında tükettiği ilişki, Fehmi’nin onca maddi imkâna rağmen kendi kabuğunu bir türlü kıramaması da öykünün karanlığını benim için daha ağır hâle getirdi. Bu karakterlerin hiçbiri yalnızca korkunç olayların içinde bulunan kişiler değildi; her biri kendi iç dünyasında çıkış yolu bulamayan,yaptığı seçimlerin tutsağı hâline gelmiş olan insanlardı.
Sanırım Şeytan Adası’nı benim için bu kadar karanlık yapan şey, öyküdeki asıl ürkütücü gerçeklik adanın kendisi değil, karakterlerin yıllarca içlerinde taşıdığı ve bir türlü toparlayamadığı hayatlardı.
- Karanlık Şeyler “bu benim de başıma gelebilir mi?” veya ” acaba içimde benzer bir karanlık taşıyor muyum?” sorularını sordurtuyor. Okuru bu huzursuz edici özdeşleşmeye ve belki de yüzleşmeye çekmek sizin bilinçli bir amacınız mıydı?
Evet, bu bilinçli bir amaç. Çünkü okurun kendisinden bütünüyle uzak gördüğü bir kötülük, bir süre sonra yalnızca dışarıdan izlediği bir gösteriye dönüşecektir. Oysa benim ilgimi çeken, okurun karakterlerle arasındaki güvenli mesafenin giderek daralmasıydı.
Karanlık Şeyler’deki karakterlerin kusurları, zaafları ve bastırılmış duyguları bütünüyle yabancı değil. Kıskançlık, öfke, yalnızlık, korku, hırs, suçluluk ya da kabul görme isteği hepimizin tanıdığı duygular. Elbette herkes bu duyguların peşinden giderek karanlık bir sona sürüklenmez. Fakat okurun bir karaktere bakarken “Ben de benzer bir şey hissettim” diyebilmesi, ardından o karakterin nereye vardığını görmesi benim için önemliydi.
Bu yüzden okurun yalnızca korkmasını değil, zaman zaman huzursuz olmasını da istedim. Çünkü gerçek yüzleşme, karşıdaki kötülüğü teşhis etmekten çok, onun küçük bir ihtimalini kendi içinde fark etmekle başlar. Karanlık Şeyler’in okurda bıraktığı rahatsızlığın da tam olarak buradan doğması benim için önemliydi.


