
Backrooms (2026) Film Eleştirisi
Büyük usta Francis Ford Coppola’nın şöyle bir sözü vardı:
“Benim için büyük umut, şu küçük 8mm video kameraların çıkmasıyla normalde film çekemeyecek insanların da sinema yapmaya başlayacak olması. Ve biliyorsunuz, bir gün ansızın Ohio’daki şişman küçük bir kız yeni bir Mozart olacak ve babasının küçük kamerasıyla harika bir film çekecek. İşte o zaman sinemadaki o sözde profesyonellik sonsuza kadar yıkılacak ve sinema gerçekten bir sanat formuna dönüşecek.”
Dijital kameraların hayatımıza girmesiyle bu sözün gerçek olacağına dair inancım artmıştı. Sonrasında her telefona canavar gibi kameralar konulunca bu inanç iyice pekişti. Aslında gerçek olmadı da diyemeyiz. Önce benim çok sevdiğim bir tür olan found footage ortaya çıktı, ardından yine aşırı sevdiğim bir tür olan analog ve dijital korku sahneyi ele geçirmeye başladı. Ancak yine de tam manasıyla o beklediğimiz toplu kalkışmayı bulamadık; kastettiğim, elinde kamera olan herkesin çıkıp kendi filmini yapması. Aslında TikTok bu beklentime tokat gibi bir cevap verdi, lakin vidyo sürelerinin kısalmasıyla doğru orantılı bir şekilde dikkat sürelerinin de kısalması, TikToker yönetmenlerini farkında olmadan göstergebilim uzmanına çevirdi.
İşte tam da bu noktada, o kısalan dikkat sürelerinin ve dijital çukurların arasından bir çocuk çıktı: Kane Parsons. Namıdiğer Kane Pixels. Aslında Coppola’nın bahsettiği o kamerasıyla devrim yapacak kızın Z kuşağı versiyonuydu bu çocuk.
Henüz lise çağlarındayken, kendi YouTube kanalından başlattığı bu serüven, modern korkunun dahi çocuğu James Wan’ın ve prestijli stüdyo A24‘ün radarına girmesiyle bambaşka bir boyuta taşındı. Yatak odasından çıkan videolar milyonlarca izlenmeyi bulunca, bu radar da onu görmezden gelemedi. Düşünsenize, elinde sadece bir fikir ve biraz 3D modelleme yeteneği olan bir genç, koca bir sinema endüstrisine kafa tutuyordu. Şimdi aranızda “Ben hiç birini bilmiyom ki kardeş, sen ne anlatıyorsun?” diyenleriniz olabilir; buradan analog korku, liminal alanlar ve backrooms hakkında bilgi edinebilirsiniz.
Peki bu çocuk YouTube’da tam olarak ne yapıyordu da bir anda stüdyoların radarına girdi? İşin aslı, hikaye hiç de “backrooms dehası doğdu” gibi başlamıyor. Kanalını 2015’te açan Kane, ilk yıllarında Minecraft vidyoları ve internet meme’leriyle uğraşan, oldukça sıradan bir çocuktu. İlk yüklediği vidyo bile “Sandwich” adında absürt bir komedi denemesiydi, yani kimse o an “işte gelecek A24 yönetmeni” demiyordu kesinlikle. Ama Adobe After Effects’i keşfetmesiyle işler değişmeye başladı; kendi kendine 3D sahneler kurmayı öğrendi, pandemi döneminde de Blender’a geçince elindeki imkanlar iyice genişledi. 2021’de Attack on Titan animasyonlu kısa filmleriyle -tarihi savaş fotoğrafçılığı estetiğinde, evet böyle bir şey var ve çok iyi- kanalı gerçek anlamda patlattı, birkaç ay içinde 100 bin aboneye ulaştı. Ocak 2022’de ise “The Backrooms (Found Footage)” adlı vidyoyu yükledi; bugün kanalının en çok izlenen içeriği, 86 milyon görüntülemeyi geçmiş durumda. Yani bir bakıma Kane, tam da yazının başında bahsettiğim o “elinde kamerayla devrim yapan çocuk” senaryosunu, kelimenin tam anlamıyla yatak odasından çıkıp yaşadı.
2019’da 4chan’de dolaşan o meşhur sarı koridor fotoğrafı internetin dört bir yanına yayılırken, Kane de bu fenomeni kendi VFX diliyle hayata geçirmeye karar verdi. Ocak 2022’de yüklediği “The Backrooms (Found Footage)” videosu, bulunmuş görüntü estetiğini Backrooms‘un o boğucu atmosferiyle birleştirince adeta bomba etkisi yarattı. Kısa sürede seriye dönüştü, izleyici sayısı katlanarak arttı ve Kane, daha lisedeyken kendi başına bir korku evreni inşa etmiş oldu. İş o noktaya gelince stüdyolar da harekete geçti; Şubat 2023’te A24’ün projeyi film olarak çekmek üzere Kane’le anlaştığı resmen açıklandı, yönetmen koltuğuna da bizzat Kane oturdu. Senaryo başta Roberto Patino’ya emanet edilse de sonradan Will Soodik devraldı. Çekimler 2025 yazında başlayıp aynı yılın Ağustos’unda tamamlandı, film de 7 Mayıs 2026’da Los Angeles’ta Aero Theatre’da galasını yaptı, 29 Mayıs’ta ise ABD’de geniş vizyona girdi. Sonuç: yatak odasında Blender’la uğraşan bir lise öğrencisi, dört yıl gibi kısa bir sürede A24’ün en genç yönetmeni unvanını kaptı.
Ama tabii ki bu masal gibi hikayenin bir de karanlık tarafı vardı. Sektörün tozunu yutmuş, koltuğunu yıllarca terletmiş isimler için 20 yaşında bir çocuğun A24 gibi prestijli bir stüdyoda direksiyona geçmesi hazmedilecek bir şey değildi. İlk itiraz dalgası, filmin gerçekte Kane tarafından çekilmediği iddiasıyla geldi; sosyal medyada bazı hesaplar, arkada Longlegs ve The Monkey gibi filmlerle tanınan yapımcı Osgood Perkins’in işin perde arkasında “hayalet yönetmenlik” yaptığını, Kane’in sadece vitrin süsü olduğunu iddia etti. İşin komik tarafı, filmde rol alan Mark Duplass bizzat sete girip çıktığını, Kane’in setin her anında yaşından kat kat büyük yönetmenlerden bile daha fazla kontrol sahibi olduğunu söyleyerek bu iddiaları tek tek çürüttü. Yönetmen Sophy Romvari’nin bu tartışmaya dair yaptığı yorum ise belki de en yerinde tespitti: bu tarz yaş ve başarı odaklı tartışmaların çoğunun temelinde sadece kıskançlık yattığını söyledi. Ancak asıl mide bulandıran olay Haziran 2026’da yaşandı; New York Post, Kane’in gerçek adresini ifşa eden bir haber yayınladı. Yani bir çocuğun tek suçu, kimsenin başaramadığı bir şeyi başarmaktı ve bunun bedelini gizliliğinden feragat ederek ödedi. Yani Coppola’nın hayali sermayesine zeval gelecek diye ödü kopan tröstlerin saldırılarından nasibini aldı.
Cap’n Clark’s Ottoman Empire
Filmi anlatmaya başlamadan önce kafa karıştıran bir noktaya değinmek istiyorum.
Clark adlı karakterimiz Cap’n Clark’s Ottoman Empire adlı bir indirimli mobilya mağazasını işletiyor. Evet Ottoman Empire yani Osmanlı İmparatorluğu tabelasını görünce ben de bi şaşırdım. Ancak sonra ayak uzattığımız puflara ottoman dedikleri aklıma geldi ve aslında puf imparatorluğu gibi bir kelime oyunu ile karşı karşıya olduğumuzu anladım. Filmin içinde de “Sen korsan mısın, sultan mısın?” tarzı bir kısım da var zaten. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa Seinfield’in bir bölümünde Kramer ayak uzatıp keyif yapmak için imparatorluk kurmuşlar gibi bir şaka yapıyordu. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama son söylemlerinin ardından Jerry’nin yüzünü bile görmek istemediğim için bölümleri açıp bakmayacağım. Buna açıklık getirdiğimize göre konumuza dönelim.
Backrooms’a Düşüş
Başrolde, San Jose’de zar zor ayakta duran, Cap’n Clark’s Ottoman Empire adlı bir indirimli mobilya mağazasını işleten ve alkolizmiyle boğuşan başarısız mimar Clark var. Bu role Chiwetel Ejiofor öyle bir ruh katmış ki, adamın o tükenmişliği ve hayatındaki yıkım ekranın ötesinden doğrudan size geçiyor. Bir de onun kendi travmalarıyla boğuşan terapisti Mary rolünde Renate Reinsve var ki, ikilinin karşılıklı dinamiği filmin o kasvetli havasına cuk oturmuş.
Filmin geçtiği yıl da tesadüf değil aslında: 1990, yani internetin henüz kamuya açılmadığı, ama Async Research Institute gibi gizemli bir kurumun karanlık koridorlarda deney yaptığı bir dönem. Film bizi önce oraya götürüyor; Naren Warne adında bir araştırmacının Backrooms’a düşüp kaybolmasını, kayıt cihazının hâlâ çalışırken bir varlık tarafından avlanmasını izliyoruz. Bu açılış sahnesi, filmin geri kalanına sinen o “birileri bunu zaten biliyordu, bize söylemediler” paranoyasının tohumlarını ekiyor.
Ama esas hikaye Clark’la başlıyor. Mağazası iflasın eşiğinde, “Her Şey Satılık” tabelası çoktan asılmış; boşanmasının verdiği yıkımla da kendini dükkanın içinde, kanepelerin arasında geceler geçirirken buluyor adamımız. Elektrik faturalarındaki tuhaf artış, sürekli titreyen lambalar derken bir elektrikçi çağırıyor, adam da sigorta kutusunda mağazaya hiç bağlı olmayan üç renkli, eğik duran şalter buluyor. İşte tam burada, bodrumdaki o ince, ışıklı yarığı fark ediyor Clark. Bir mimarlık hayaliyle büyüyüp o hayali gerçekleştiremeden bir mobilyacıya hapsolmuş bir adam için, duvardaki o çatlak bir kaçış kapısından çok daha fazlası; kendi kaçırdığı hayatına açılan bir davet gibi.
Buradan sonrası sürprizbozan(spoiler) içeriyor!
Clark o yarıktan içeri adım attığında, karşısına çıkan şey tam da beklediğiniz gibi: sonsuza uzanan, nemli, sarı koridorlar. Geçmişinden ve hayatındaki insanlardan parçalar bulan Clark önce buranın varlığını başta terapisti sonra reklam çekimlerini yapan genç çifte ispat etmeye çalışıyor. Filmin belki de en önemli sahnesinde ise artık oradan çıkmak istemeyen bir Clark görüyoruz. Clark en başından beri her şeyin suçunu başkasına atma ve hatasını asla kabul etmeme durumuyla yüzleşiyor. Ancak gerçeklerin farkına varmış bir Clark o sarı duvarların arasında daha mutlu olacağına inanıyor. Nihayetinde de kendisinin bir versiyonu belki de alter egosu tarafından sona ulaşıyor.
Buradan sonrası ise artık tanıdık bir bölgeye giriyor: creepypasta’nın orijinal ruhuna sadık bir final. Mary, Clark’ın alter egosuyla -ya da onun bastırdığı her şeyin vücut bulmuş haliyle- karşı karşıya kalıyor ve film bu son çeyreğinde artık bir aile dramından çok, klasik bir Backrooms kaçış senaryosuna dönüşüyor. Yani başta bir terapi seansı gibi başlayan hikaye, sonunda bizi yine o tanıdık sarı koridorlarda, hayatta kalma içgüdüsü ile baş başa bırakıyor.
Sonuç olarak Backrooms, bir 4chan gönderisinden çıkıp bir gencin odasından A24’e uzanan tuhaf yolculuğun ispatı gibi; hem Coppola’nın kehanetini hem de internetin kendi mitolojisini aynı anda haklı çıkarıyor. Kane Parsons’a atılan taşlar da, filmin sarı koridorları kadar bize şunu hatırlatıyor: kimi zaman en büyük korku, ekrandaki canavarlardan değil, birinin başarısını hazmedemeyenlerden geliyor. İzlemeden önce biraz okumak, izlemek creepypasta hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor bunu da kabul ediyorum.
Benim filme puanım 7.5 oldu.


