Korku & Kültür-Sanat,  Korku Sineması

The Substance İncelemesi

Cannes Film Festivali’nin en çok alkışlanan filmi olduğunu duyduğum an beklentimi düşürdüm. Bunun sebebi Cannes’a burun kıvırmak değil, öyle anlaşılmasın. Genel olarak çok şişirilen filmleri büyük beklentiyle izleyince salondan hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Bunun son örneği de Longlegs olmuştu ve filme sinirlenmiştim. Onun üzerine yazdıklarıma da buradan ulaşabilirsiniz: Longlegs inceleme. Bu sebepten hakkında pek fazla bilgi toplamadım ve bir şeyler duymaktan kaçındım.


Film, Hollywood Bulvarı’nda bir yıldızı bile olan ancak yaşlandığı için televizyonda yaptığı aerobik programına bile son verilen Elisabeth Sparkle’ın geçirdiği kaza sonucunda tanıştığı gizemli bir şirketten hizmet almasını ve sonrasında yaşananları anlatıyor. Bu şirket, sizin genç ve kusursuz bir halinizi ortaya çıkarabilen bir teknolojiye sahip. Şimdilik bu kadar söylüyorum; devamına yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim. Bir yandan genç kalma takıntısı ve yıldız olmayı geride bırakamama sendromu yaşayan bir yıldızı izliyoruz. Diğer taraftan ise erkek egemen sektörün işine gelmediği anda kadınları nasıl harcadığına şahit oluyoruz. Yönetmen Coralie Fargeat, bu hikayeyi Wes Anderson filmlerini anımsatan bir estetik ve Cronenberg tarzı body-horror türünü birleştirerek yapmış ve bu noktada başarılı olmuş diyebilirim. Bunun dışında da film adeta bir göndermeler geçidi. Ayrıca dediğim kısımlardan, zamanı gelince emekli olma kısmı üzerinde pek durulmuyor. Açıkçası okuduğum ve dinlediğim incelemelerin de çeyreğinde falan bu durumdan bahsedilmiş. Buradan hareketle, aslında hepimizin içinde zamanı geldiğinde koltuğunu bırakmayı bilmeyen bir canavarın yattığını söylersem abartmış olmam. Bunun dışında oyunculuklar gayet iyi. Dennis Quaid karakteri çok karikatür. Bu tabii ki yönetmenin bilinçli tercihi, ancak yine de sevemedim. Bundan sonrası sürprizbozan içermektedir.


Çağrı merkezi dışında canlı bir muhatap bulamadığınız, hatta onunla bile müşteri numaranızı söyleyerek muhatap olabildiğiniz bu şirket, gizemli bir yolla size bir kit ulaştırıyor. Bunu vücudunuza zerk ettiğinizde ise içinizden kusursuz bir versiyonunuz çıkıyor. “Evet, içinizden.” Afişte gördüğünüz o sırtına dikiş atılmış Demi Moore, o yüzden var. Sırtınız yarılıyor ve içinden kusursuz haliniz çıkıyor. Sonrasında ise bir hafta kusursuz versiyonunuzla, bir hafta orijinal halinizle olmak zorundasınız. Genç yerine kusursuz versiyon dedim çünkü seyircilerin çoğu Margaret Qualley’in Demi Moore’un genç haline benzememesini eleştirmiş. Ancak burada şirketin size sunduğu şey kendi gençliğiniz değil; sizin DNA’nızdan üretilen kusursuz bir versiyon. Yönetmen bunu filmin başındaki yamuk yumuk yumurta sarısı ve onun içinden çıkan kusursuz daire şeklindeki yumurta sarısı görseli ile anlatıyor. Filmin ilerleyen kısmında oyun hamuru üzerinden de aynı anlatım mevcut. Zaten dikkat ettiyseniz filmde kimse Sue karakterini Liz’e benzetmiyor. Bu değişimler zaman zaman bize bir nevi Dr. Jekyll ve Bay Hyde anlatısı sunuyor ve iki versiyon arasında garip bir savaş başlıyor. Kusursuz versiyon yani Sue, daha uzun süre canlı kalmak istiyor ve Liz’in omurilik sıvısını olması gerekenden fazla tüketmeye başlıyor. Vücudu ölmeye başlayan Liz, Sue’ya yemek yiyerek zarar verdiğini fark ediyor ve tıkınmaya başlıyor. İşte bu noktaya kadar benim için her şey güzel giderken, bu noktadan sonra filmle ilgili sıkıntılarım başlıyor. Gayet tempolu ve merak unsurunu koruyarak kurduğu yapı, bu noktadan sonra teklemeye başlıyor. Ne bu çekişmenin tam sonuçlarını görebiliyoruz ne de birbirlerinin zihnine ne kadar hakim olduklarını öğrenebiliyoruz. Çok daha keskin eylemler yapabilecek karakterler bundan kaçınıyor; ancak bunun sebebini sadece tahmin edebiliyoruz. Sonra filmin üçüncü kısmı başlıyor ve ilgi çekici olsa da fazla uzatıldığını düşündüğüm uzun bir Carrie göndermesi izliyoruz. Film bittikten sonra elimizde derinleşmeyen karton karakterler ve eleştirdiği şeyi yapan yani bize uzun süre seksi uzuvlar izleten bir film kalıyor. Yine de güzel bir film. Mideniz sağlam değilse izlemeyin diyen çok ama gördüklerimiz bir noktadan sonra gerçekçiliğini yitiriyor. Yine de yılın güzel filmlerinden. Beğendim ama ayakta alkışlamam.

1987 yılında Eskişehir'de doğdum. Yerel gazetelerde sinema yazıları yazdım. Arkadaşlarımla Getik Fanzini çıkarttım. Sonrasında basılı neşriyat serüvenime son verip podcast mecrasına geçiş yaptım. 2019 yılından bu yana Kat3Daire5 podcastte ve Kat3Daire5 YouTube kanalında içerik üretiyorum.

Bir Cevap Yazın

Korku101 sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin