
Sanılanın Aksine: Obsession (2025)
Sadece yazmaya değil izlemeye de geç kaldığım bir film olan Obsession hakkında, müsadenizle, ben de birkaç şey söylemek istiyorum. “Müsade” istedim çünkü “Yahu, konuşulmadık ne kaldı?” diyebilirsiniz. Haklısınız; fakat yalnızca “Sanılanın aksine filmin kötü karakteri Bear!” demek için gelmedim.
Bu arada “sanılanın aksine” ve “aslında” gibi kalıplarla anlatılan şeyler bana hep biraz tuhaf gelmiştir. Çünkü bir süre sonra o kadar çok tekrarlanır ki öyle zanneden kimse kalmaz. Rutkay Aziz’in adı sanılanın aksine Aziz Rutkay’dır. Brezilya’nın başkenti sanılanın aksine Rio de Janeiro değildir. “No Woman No Cry” sanılanın aksine “kadın yok, gözyaşı yok” anlamına gelmez. İlk aklıma gelenler bunlar. Bear karakterinin durumu da bana biraz öyle geldi. Zira yazılı ya da videolu neredeyse tüm eleştirmenler söze benzer bir giriş yapmış. Neyse, filme geçelim.
Korku sinemasının vizyoner bağımsızların elinde şov yaptığını görmek gerçekten muazzam bir keyif. Geçtiğimiz dönemde YouTube’a yüklediği Milk & Serial ile radarımıza giren genç yetenek Curry Barker, ilk uzun metrajı Obsession ile resmen “Yeni nesil korku krallarının arasına yazın adımı büyük puntolarla!” diye bağırıyor. Hem de sadece 750 bin dolarlık küçük bir bütçeyle!
Filmin başrollerinde Michael Johnston (Bear) ve Inde Navarrette (Nikki) var; yanlarında ise Barker’ın YouTube skeçlerinden yol arkadaşı Cooper Tomlinson (Ian) onlara eşlik ediyor. Gelin, tatlı bir romantik komedi gibi başlayıp kuduz bir köpek gibi hırlayarak biten bu psikolojik kâbusu masaya yatıralım.
Bu yazı sürprizbozan (spoiler) içerir!
Maymun Pençesi ve Limerence Kavramı
Hikâye aslında çok tanıdık, klasik bir “Ne dilediğine dikkat et” vakası. Kendi hâlinde, özgüvensiz bir müzik dükkânı çalışanı olan Bear, çocukluk aşkı Nikki’ye bir türlü açılamaz. Çaresizliği onu tuhaf bir dükkâna ve “One Wish Willow” (Tek Dilek Söğüdü) adındaki, 60’lardan kalma lanetli bir oyuncağa yöneltir. Bear, o meşhur dileği tutar: Nikki’nin onu dünyadaki her şeyden çok sevmesi.
İşte film tam burada W.W. Jacobs’ın o meşhur The Monkey’s Paw (Maymun Pençesi) hikâyesinin çok daha karanlık ve psikolojik bir versiyonuna evriliyor. İlk başta her şey Bear için bir rüya gibidir. Nikki ona delicesine bağlanır. Ancak bu sevgi önce yapışkan bir hâl alır, sonra tekinsizleşir ve en sonunda saf, hastalıklı bir dehşete dönüşür. Fakat filmin asıl dehası, canavarı salt “delirmiş bir kadın” olarak resmetmek yerine asıl korkunun kaynağına, yani limerence (romantik saplantı) kavramına inmesinde saklı.
Sanılanın aksine Bear
Sanılanın aksine… şaka şaka, söze bu şekilde girmeyeceğim. Korku sinemasında elinde palayla koşturan, yüzüne maske takan veya doğaüstü güçleri olan canavarlara epey alışkınız. Ama Obsession’daki Bear, bize çok daha gerçek, sokağa çıktığımızda yanımızdan geçip giden ve bu yüzden çok daha mide bulandırıcı olan bir kötülük sunuyor. Dışarıdan baktığınızda acıyacağınız, müzik dükkânında sessizce takılan, çocukluk aşkına bir türlü açılamayan “özgüvensiz ve romantik” bir genç. Ancak Curry Barker’ın asıl dehası, bu masum maskeyi yavaş yavaş indirip altındaki o bencil, toksik ve hastalıklı saplantıyı yüzümüze vurmasında saklı.
Bear’in Nikki’ye duyduğu şeyin sevgiyle uzaktan yakından alakası yok. Sevgi, karşınızdakinin rızasına, özerkliğine ve sınırlarına saygı duymayı gerektirir. Bear ise Nikki’nin “kendisiyle” zerre kadar ilgilenmiyor; o, kafasında yarattığı o kusursuz kadın fantezisiyle ilgileniyor. Onun güzelliğine, ona vereceği onaya ve en önemlisi ona ait olmasına takıntılı.
Söğüt dalını (“One Wish Willow”) kırıp dileği dilerken işlerin bu noktaya geleceğini bilmiyor fakat ondan sonra yaptığı ve daha çok yapmadığı her şey son derece canavarca. O, Nikki’yi bir birey olarak değil, vitrinde gördüğü ve ne pahasına olursa olsun “sahip olması gereken” bir eşya, bir kupa olarak görüyor.
Bear’i sıradan bir takıntılı âşıktan ayıran ve onu gerçek bir canavara dönüştüren şey, Nikki’nin kendi bedeninde bir “tutsak” olduğunu fark ettiği anlarda bile bundan en ufak bir rahatsızlık duymaması. Gerçekten âşık olan biri, sevdiği insanın iradesini kaybettiğini, gözlerindeki o klostrofobik hapsoluşu ve mekanik bir robota dönüştüğünü görse kahrolur. Bear ise tam tersine, bu durumdan besleniyor. Onun için Nikki’nin acı çekmesi veya rızası dışında hareket etmesi önemli değil; yeter ki günün sonunda Bear’in yanında olsun, ona gülümsesin ve camdan egosunu okşasın.
Michael Johnston bu karakteri o kadar dozunda, o kadar sinsi oynamış ki, ilk başlarda ona ister istemez sempati duyarken, hikâye ilerledikçe ekranda her göründüğünde kendinizi ondan tiksinirken buluyorsunuz. Karşımızda planlar yapan, şeytani kahkahalar atan bir kötü adam yok; tüm o iğrençlikleri “Ama ben onu dünyadaki herkesten çok seviyorum” kılıfıyla meşrulaştıran, yahut hiçbir şeye müdahale etmeyip “Ben bir şey yapmadım ki” yalanına sığınan, kendi kurban rolüne sıkı sıkıya sarılmış, patolojik bir narsist var.
Bear, “Ben aslında çok iyi biriyim, bu kızlar neden beni tercih etmiyor?” diyen birinin, rızayı ortadan kaldıracak doğaüstü bir güce kavuştuğunda ne kadar korkunçlaşabileceğinin kusursuz bir portresi. Gerçekten buna üzülen ve hatta tam tersi pozisyonlarda kalan iyi insanlar alınmasınlar ancak bu filmle hazır konusu açılmışken hepimizin muhasebe yapmasında fayda var.
Inde Navarrette, filmin açık ara en iyisi. Curry Barker’ın filmdeki asıl zekâsı, Nikki’yi tamamen beyni yıkanmış ve hiçbir şeyin farkında olmayan bir zombiye dönüştürmemesi. Filmin en ürpertici anları, Nikki’nin içindeki o gerçek, ayakları yere basan kızın, lanetin yarattığı o “hastalıklı, saplantılı âşık” personasıyla çatıştığı anlar.
O, zaman zaman her şeyin farkına varan ve bu farkındalık anlarında içine düştüğü o kontrol cehenneminden kurtulmak için çırpınan bir kurban. Kendi iradesi dışında Bear’e sevgi sözcükleri fısıldarken veya ona yapışkan bir şekilde sarılırken gözlerindeki o dehşeti, o “Bana ne oluyor, ben neden böyle davranıyorum?” çaresizliğini okumak mümkün.
Filmde bu klostrofobik hapsoluşun görselleştirildiği en vurucu detaylardan biri aynalar ve yansımalar. Nikki’nin kendisini bir aynada, bir camın yansımasında veya fotoğraf karesinde gördüğü o kısa anlar, kendi bedeninde esir olduğunu fark etmesi için yeterli oluyor. Bu yansımalar, ona dışarıdan nasıl göründüğünü, gerçekte kim olduğunu ve kontrolü ne kadar kaybettiğini hatırlatan tokat gibi gerçeklik anları.
Özellikle restorandaki o tuhaf, mekanik sinir krizi sahnesinde Navarrette performansını zirveye taşıyor. Bedeni kendi rızası dışında hareket eden, adeta ipleri Bear’in ve dolaylı olarak lanetin elinde olan bir kukla gibi. Gülümsemesiyle gözyaşları arasındaki o kopukluk, insanın tüylerini diken diken eden türden bir çaresizlik tablosu.
İlmek ilmek işlenmiş gibisin…
Curry Barker, yönetmenlik koltuğunda yaşına ve tecrübesine göre inanılmaz bir sabır sergiliyor. Gerilimi ve rahatsızlık hissini yavaş yavaş, adeta boynunuzdaki bir mengeneyi sıkar gibi artırıyor. Sessizlikten, garip bir bakıştan veya rahatsız edici bir gülümsemeden besleniyor. Filmin sonunda patlayan o grafik ve acımasız şiddet sahneleri ise asla eğreti durmuyor; aksine, baştan beri adım adım inşa edilen o boğucu atmosferin kaçınılmaz bir sonucu olarak patlak veriyor.
Son anlarda rollerin değişmesi ve Nikki’nin aynı dilek ağacını kullanarak Bear’i kendi kurduğu o kontrol cehennemine hapsetmesi ise filmin en karanlık ama seyirciye az da olsa “oh!” çektiren bir adalet anı.
Obsession, romantik fantezilerin ve nesneleştirmenin altında yatan gerçek dehşeti beyazperdeye taşıyan, son yılların en zekice kurgulanmış bağımsız korku filmlerinden biri. Kesinlikle izlenmeli; ama sanılanın aksine… şaka şaka.


