
Metal Canavarlar Müzesi
Geçtiğimiz hafta eşim, annem ve babamla birlikte ufak bir Geyikli-Bozcaada kaçamağı yaptık. Tatilin açık ara en keyif aldığım durağı ise Eylül Araba ve Traktör Müzesi oldu. Aslında öyle çok büyük bir araba tutkunu sayılmam. Hatta araba tutkunu bile sayılmam. Lakin Huracan, 911 R, Mercedes One ve Ford GT gibi arabaları da yakından görünce insan bi bakakalıyor yahu! Araba dediğim için bile kendimi biraz kötü hissettim. Sanırım hüsn-i tabir sanatına başvurmam gerekirdi ancak makina, canavar, parça gibi laflar da benim üzerimde eğreti durdu. Sırayla yazdım ve sildim. En sonunda dümdüz araba diyerek devam etmeye karar verdim. Araba tutkunu değilim dedim fakat ikonik modeller, özellikle de sinema perdesiyle dirsek temasına girmiş, adeta filmin bir aktörü/aktristi olmuş arabalar her zaman ilgimi çekmiştir. Müzede o devasa krom yığınlarının (bu sefer oldu sanırım) arasında gezerken pek çok araba beni anında alıp beyazperdeye götürdü.

Ancak bu yazıyı yazma fikri tam olarak şöyle komik bir anın sonucunda aklıma düştü: Galerinin içinde dolaşırken uzaktan heybetli bir araba fark ettim. Heyecanla arabalara bakma sırasını falan bozup aradaki birkaç modeli atlayarak koşar adım yanına gittim. Eşime dönüp o kendimden emin halimle, “Bak,” dedim, “bu Stephen King’in Christine’i!”
Arabanın yanına biraz daha yaklaşıp künyesini okuyunca karşımda duran şeyin bir Plymouth değil, Cadillac Series 62 olduğunu gördüm tabii. Ama bozuntuya vermedim. “Bu da vardı ya bi korku filminde,” dedim ve hemen Google’a başvurdum. Sonuçta Cadillac 62 de Elm Sokağında genç Johnny Depp’in kullandığı otomobildi, durumu kurtardım.
İşte tam o an bu müzede sessizce yatan otomobillerin karanlık sinemadaki yansımalarını yazmak şart oldu. Gelin lafı hiç uzatmadan -az önce çok uzattım, farkındayım- müzedeki onlarca araba ve traktörün içinden kafama korku filmlerini fısıldayan 6 metal canavara (iyice kaptım bu hüsn-i tabir işini) yakından bakalım:
Cadillac Series 62: A Nightmare on Elm Street & Christine

Elm Sokağında Kabus’u izleyenler Freddy Krueger’ı hatırlar, Nancy’yi hatırlar, o meşhur küveti hatırlar. Pek azı Johnny Depp’i hatırlar. Daha da azı bu arabayı.
1958 model Cadillac Series 62, önce filmin o ünlü ip atlayan çocukların olduğu açılış sahnesinde karşımıza çıkar. Bir de filmin sonunda karşımıza çıkar ki buraya yazarsam direkt filmin sonunu yazmış olurum bu sebepten susuyorum. Bu kadar az görünüp bu kadar akıllara kazınma sebebi de budur belki. Genç, toy, ekranda neredeyse dekoratif bir Johnny Depp’i taşıyan bu Cadillac, o dönemin Amerikan rüyasının ta kendisi: krom tampon, beyaz yan lastikler, kuyruk kanatları. Dışarısı güvenli, içerisi güvenli, her şey tam da Wes Craven’ın zannetmemizi istediği gibi yolunda görünüyor. Her şey yolundaysa ve güvendeysek rahat bir uyku çekeriz değil mi? İşte Freddy’nin olayı da burada başlıyor. Sonuçta bu bir film yazısı değil, daha fazla anlatmayacağım. Filmle ilgili bir yazım sitede mevcut zaten.
Şimdi gelelim yanılgıma: Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan John Carpenter filminin baş karakteri Christine’e. Evet, bu hikâyede baş karakter sürücü değil, arabanın kendisi. Arnie Cunningham arabayı ikinci el alır ama aslında araba sahibini satın alır. Kıskanç ve ölümsüz Christine; hasar görse de kendini onaran, yoluna çıkanı ezen bir kötü karakter.
Ford Thunderbird: Elvira: Mistress of the Dark (Macabre Mobile)

Korku kültürü dediğimizde aklımıza hep kan, karanlık şatolar ya da terk edilmiş kasabalar gelmek zorunda değil. Bazen işin içine biraz camp estetiği, bolca kara mizah ve tabii ki Elvira girer! Korku sinemasının o ikonik figürlerinden Cassandra Peterson’ın hayat verdiği Elvira karakterini ismen tanımıyorsanız bile görünce “Aaa, bu muymuş?” diyeceğinize adım gibi eminim. İşte o Elvira’nın, ünü filminden büyük arabası Macabre Mobile aslında bir Ford Thunderbird.
Müzedeki o zarif Thunderbird’ün karşısına geçip hayran hayran incelerken, şöyle dedim: “Elvira’nın arabası siyahtı, bu kırmızıyı görmemişti. Görseydi Macabre Mobile’ın rengi çoktan değişmişti.” Macabre, yani Thunderbird yollarda dehşet saçan, kurbanlarını ezen şeytani bir katil değildi belki ama korku kültürünün o kendine has, eğlenceli karanlığını asfaltla buluşturan tekerlekli bir gotik şaheserdi.
Chevrolet Impala: Supernatural, Jeepers Creepers

Müzedeki o devasa Amerikan klasikleri arasında gezinirken Chevrolet Impala’nın o uzun, asil kasasını görüp de karanlık otoyolları hatırlamamak elde değil. Korku ve gerilim dünyasında Impala denince akla asfaltta yaşanan iki farklı hayatta kalma mücadelesi gelir.
İlki, beyazperde olmasa da 15 yıl boyunca doğaüstü korku dünyasına damga vuran Supernatural dizisidir. Dean Winchester’ın üzerine titrediği, “Baby” lakaplı siyah Impala’sı sıradan bir araç değil; iblislere, hayaletlere ve canavarlara karşı verilen o bitmek bilmeyen savaşta ailenin evi, kalesi ve adeta üçüncü bir kardeşidir.
Ancak iş beyazperdeye gelince, ibre 2001 yapımı Jeepers Creepers’a döner. İki kardeşin ıssız otobanda o paslı, korkunç 1941 model kamyonet tarafından kâbus gibi kovalandığı sahneleri hatırlayın. İşte o can havliyle kaçmaya çalışan kardeşlerin yoldaşı, motorundan ter damlayan emektar araç da bir Chevrolet Impala’dır. Yani karanlık yollarda ister iblis avcısı olun ister psikopat bir yaratığın avı, bir Impala her zaman o tekinsiz yolculuğun en sadık demirbaşıdır.
Volkswagen T2: Rovdyr (Manhunt), The Final Girls

Müzede o sevimli, yuvarlak hatlı Volkswagen T2’nin karşısına geçince çoğu insanın aklına özgürlük, hippi kültürü ve “hadi atlayıp kampa gidelim” diyen masum bir ruh gelebilir. Ama biz korku severler için durum bambaşka. O nostaljik minibüs, kanlı orman yollarına sapan talihsiz gençlerin tekerlekli tabutudur adeta. Resmen slasher türünün milli arabası!
Bu ikonik araç, 80’ler slasher filmlerine şahane bir meta-korku mektubu yazan 2015 yapımı The Final Girls’te o rengârenk ve masum görünümüyle, etrafta uçuşan palaların karanlığıyla kusursuz bir tezat yaratır. Norveç işi tavizsiz bir slasher olan 2008 yapımı Rovdyr (Manhunt) filminde ise o huzurlu karavan, vahşi doğada pusu kurmuş avcılar için hareket eden klostrofobik bir kafesten başka bir şey değildir.
Şunu da söylemeden geçemem: “Kamp yapan gençlerin ikonik minibüsü” dendiğinde akla ilk gelen o 1974 yapımı başyapıt The Texas Chain Saw Massacre olsa da, oradaki meşhur yeşil minibüs popüler kültürde sıkça bir VW T2 sanılır; ancak o araç aslında 1972 model bir Ford Club Wagon’dır. Olsun, müzede o T2’ye bakarken zihnimde Leatherface’in o çıldırtıcı testere sesleri yankılandıysa, bu sinemanın bize oynadığı o güzel oyunlardan biridir. Üstelik bu mirası devralan 2013 yapımı Texas Chainsaw 3D filminde başrolde gerçekten de bir VW T3 kullanılarak o nostaljik kana çok şık bir selam verilmiştir.
Pontiac GTO: The Faculty

1998 yapımı Robert Rodriguez filmi olan The Faculty, benim çıkış tarihinden epey sonra izlediğim filmlerdendir. VCD kiralayıp izlediğimi çok net hatırlıyorum. DVD player ve çift kasetçalarlı teyp ile aşk yaşadığım dönem olduğuna göre lise 1 yıllarım olmalı; çünkü bana ilk bilgisayarım lise 2’de alınmıştı. Filmi daha yeni açmıştım ki odamın kapısı çalındı ve dedem içeri girdi. Biraz sohbet ettik, bu esnada film de arkada akmaya devam ediyordu.
O meşhur siyah Pontiac GTO’nun Herrington Lisesi bahçesine havalı bir şekilde giriş yaptığı sahne geldiğinde, dedem ekrana bakıp “Ooo, Ponçiak!” dedi. Dedem hava ulaştırma astsubayıydı ve asıl işi araba, kamyon tamiriydi. Mustang, Impala ve Bel Air arabalarıyla olan anılarını bana bolca anlatırdı ancak ağzından o güne kadar hiç “Pontiac” duymamıştım. Hatta o güne dek Pontiac diye bir marka bile bilmiyordum. “Tamir ettin mi, sürdün mü dede?” diye heyecanla sormaya başladım. Dedem ise “Yok, hiç görmedim ama Pontiac’lar böyle gaga burunlu olur,” demişti.
Bu kara canavarın müzedeki duruşu da gerçekten diğerlerinden çok ayrı bir yerde. Bana bu güzel anıyı hatırlatıp dedem Orhan Astsubay’ı anmamı sağlayan Robert Rodriguez’e, elden senetle 12 taksite bağladığım VCD player’a, DVD’ci İbrahim abiye ve aklıma gelmeyen daha birçoklarına teşekkür ederim. Ancak en büyük teşekkür, bu acayip makineyi canlı canlı görmemi sağlayan Eylül Araba ve Traktör Müzesi’ne gelsin.
Lincoln Continental: The Car

Müzede bu siyah devi görünce durmak zorunda kaldım. 1948 model Lincoln Continental, sadece bir araba değil; adeta taştan oyulmuş bir heykel gibi duruyor.
Aklıma hemen bir filmde gördüğüm duygusu düştü ve araştırmaya başladım. Sonuçlar ilginçti: Godfather’da Sonny’nin vurulduğu sahnedeki araba bir Lincoln’dü, ama janrası gereği listemizin konusu değil. The Long Goodbye’da da vardı, neo-noir’ın o sisli atmosferi bizim türe küçük bir selam verse de listeye dahil etmek zorlama olurdu. Fakat ne olursa olsun bu arabadan bahsetmeliydim. Çünkü Lincoln ve ben bakışırken adeta bana bunu emretti. Ben de başımla onaylayıp “Emredersiniz efendim!” dedim.
Sonunda 1977 yapımı The Car filmine ulaştım ve hemen izledim. Sonuçta izlenmemiş her film yenidir. The Car’daki Lincoln Continental 71 model ve müzedekinden epey farklı görünse de ruh aynı: sonuçta filmdeki Continental benim beynimi ele geçiren arabanın torunu ve belki de sinefiller torununu unutmasın diye bana emretti. Filmdeki torun ise açıklanamaz, durdurulamaz ve vicdansız bir şey. Christine nasıl bir Plymouth’un içine sızdıysa, The Car da bir Lincoln’ü aynı şekilde ele geçirmiş.
Müzeden çıkarken kafamda bunların hepsi yoktu tabii ki. Ancak bir şeyler anlatacağımı ve anlattıkça anlatacağımı biliyordum. Müzenin garaj adı verdikleri kısmındaki Fallout, Mad Max ve Punisher dioramaları dahi çok güzeldi. Lafı uzatma illeti olmasa onları da yazardım. Bazen bir şey görürsünüz ve bir anınız canlanır. Canlanırken de size yeni anılar armağan eder. Tam da bunları yaşadım. Araba tutkunu değilim dedim ya, bu hâlâ doğru. Ama şunu anladım: bu arabalar sadece metal ve lastikten ibaret değil. Bir kısmı sinemanın yollarında iz bırakmış, bir kısmı dedemin gözlerini ekrana kilitlemiş, bir kısmı ise beni müze koridorunda koşturmuş. Eylül Araba ve Traktör Müzesi’ne bu yüzden teşekkür borçluyum; hem güzel arabalar gösterdi hem anılarımı hatırlattı hem de yenilerini ekleyip bu yazıyı yazdırdı.


