
Ed ve Lorraine Warren: Karanlığın Tanıkları
20. Yüzyılın en ünlü paranormal araştırmacı çifti…
Bu çift aslında paranormal yayıncılığı ciddi manada etkilemiş durumda. Birçok film, talk show ve farklı eserde gördüğümüz vakaları biraz araştırdığınızda mutlaka altından Warren çifti çıkıyor.
Sadece vaka bakımından değil, yöntem bakımından da özellikle sinema sektörüne mühürlerini vurmuşlar desem abartmış olmam. Ancak kendi isimleriyle bu kadar popüler olmaları, 2013 yılında James Wan tarafından çekilen “The Conjuring” filmiyle oldu. Öyle ki devam filmleri, spin-off’lar derken korku severler olarak artık “Conjuring Evreni” diye bahsedeceğimiz bir külliyata sahibiz.
Kimilerine göre sahtekar, kimilerine göre karanlıkla savaşan kahramanlar…
Gerçek ne olursa olsun, Ed ve Lorraine Warren korkunun tarihini, daha doğrusu akışını değiştirdiler.
Başlangıç: İki Farklı Dünya, Tek Kader
Edward Warren Miney, 7 Eylül 1926’da; Lorraine Rita Moran ise 31 Ocak 1927’de Connecticut’ta dünyaya geldi. Ed, küçük yaşta yaşadığı açıklanamayan olaylar nedeniyle doğaüstüne ilgi duymaya başladı. Lorraine ise “aura” görebildiğini ve insanların enerjilerini hissedebildiğini söylüyordu.
1940’ların başında bir sinema salonunda tanıştılar. Ed o sırada Donanma’da görevliydi, Lorraine ise genç bir öğrenciydi. 1945’te evlendiklerinde henüz kimse, onların korku tarihine geçeceğini bilmiyordu.
Hayalet Avcılarının Doğuşu
II. Dünya Savaşı’ndan dönen Ed, geçimini perili evleri resmederek sağlamaya başladı. Bu tabloları yaparken Lorraine ile birlikte ev sahipleriyle tanışıyor, bazen “garip şeyler” yaşadıklarını duyuyorlardı.
1950’lerin başında çift, New England bölgesindeki perili evleri araştırmaya başladı. Ed bir “demonolog” (şeytanbilimci), Lorraine ise bir “medyum” olarak görev aldı. 1952’de kendi kurumlarını kurdular: New England Society for Psychic Research (NESPR) — Amerika’daki ilk resmî paranormal araştırma topluluğu.
Warren Dosyaları: Gerçek Vakalar
Aslında buradaki tüm vakalar uzun uzun anlatılacak şeyler; fakat her biri kendi başına bir yazı olacak büyüklükte olduğundan kısa kısa değineceğim.
Amityville Evi (1974)
New York’un Long Island bölgesindeki 112 Ocean Avenue adresinde, 1974 yılında Ronald DeFeo Jr. ailesinin altı üyesini uyurken tüfekle öldürdü. DeFeo, “Bir ses bana yapmamı söyledi.” dedi. Bir yıl sonra eve taşınan George ve Kathy Lutz çifti, 28 gün içinde evden kaçtı. Geceleri 3:15’te uyanıyor, duvarlardan sümüksü bir madde akıyor, görünmez bir varlık çocuklarıyla iletişim kuruyordu.
Ed ve Lorraine Warren, 1976’da bir TV ekibiyle eve girdi. Lorraine, içeri adım attığı anda “şeytani bir enerji” hissettiğini, Ed ise bodrumda dua ederken “fiziksel bir saldırıya uğradığını” anlattı. Araştırma sırasında çekilen meşhur “gözleri parlayan çocuk hayalet” fotoğrafı, bugün hâlâ paranormal literatürün en çok tartışılan görüntülerinden biridir.

Bilim çevreleri olayın uydurma olduğunu savunsa da, Warren’lar için Amityville, kariyerlerinin dönüm noktasıydı. Bu vaka sayesinde çift, “Amerika’nın resmî hayalet avcıları” olarak anılmaya başladı.
Perron Ailesi Vakası (1971
Rhode Island’da beş çocuklu Perron ailesi, 1730’larda inşa edilmiş eski bir çiftlik evine taşındı. Kısa sürede garip olaylar başladı: geceleri yataklar sarsılıyor, tabaklar fırlıyor, kapılar kilitlense bile kendi kendine açılıyordu. Anne Carolyn Perron, sık sık “soğuk bir nefesin” ensesine değdiğini söylüyordu.
Ed ve Lorraine Warren, 1971’de evi ziyaret ettiğinde Lorraine hemen “kadın suretinde güçlü bir kötülük” gördüğünü iddia etti. Araştırmalarına göre evin önceki sahibi Bathsheba Sherman adında bir kadındı — 1800’lerde şeytana bebek kurban etmekle suçlanmış, sonra da kendini ağaca asarak ölmüştü.
Warren’lar evde bir tür yarım kalmış şeytan çıkarma ayini gerçekleştirdi. Olaylar yatışmadı, ancak Perron ailesi sonunda evi terk etti. Bu dosya, James Wan’in yönettiği The Conjuring (2013) filminin temelini oluşturdu.
Annabelle (1968)
Evet, kendi adına üç film olan ve tüm Conjuring filmleriyle hayatımıza giren — bazılarında ufak da olsa her filmde gözüken — o meşhur bebek…
Gerçeği filmlerdeki kadar karizmatik değil belki ama namı büyük.
Bir hemşire öğrencisine hediye edilen sıradan bir Raggedy Ann bebeği, kısa sürede tuhaf olayların odağı haline geldi.
Bebeğin pozisyonu kendi kendine değişiyor, kâğıt üzerinde “Yardım edin.” yazıları bulunuyordu.
Evdeki genç kadınlar, geceleri odalarına “küçük bir kızın girdiğini” hissettiklerini söylediler.
Bir medyum çağrıldığında, “Annabelle Higgins” adında ölmüş bir kız çocuğunun ruhunun bebeğin içinde yaşadığını iddia etti.
Ancak Warren’lara göre bu bir ruh değil, şeytani bir varlıktı.
Bebek Warren’ların evine taşındı, rahip tarafından mühürlendi ve kutsal dualarla cam bir vitrine kondu.
Lorraine’in de çeşitli mecralarda “O vitrin açılırsa felaket olur.” demişliği vardır.
Bugün o bebek hâlâ Warren Occult Museum’da duruyor; ziyaretçiler sadece uzaktan bakabiliyor. Ayda iki kez kutsandığı da söyleniyor.
Şeytan Davası (1981)
Connecticut’ta yaşayan Arne Johnson, bir kavga sırasında ev sahibini bıçaklayarak öldürdü.
Ancak savunması tarihe geçti: “Bunu ben yapmadım. İçimdeki şeytan yaptı.”
Olaydan birkaç ay önce, Arne’nin kız kardeşinin oğlu David Glatzel’e şeytani bir varlık musallat olduğu iddia edilmişti.
Warren çifti, David’e yapılan ayin sırasında “ruh bedenden çıkarken Arne’nin kendini koruma amacıyla ‘Beni al.’ dediğini” anlattı.
Onlara göre tam o anda şeytan David’den çıkıp Arne’nin bedenine geçmişti.
Bu dava, Amerikan hukuk tarihinde “şeytani etki altında işlenen ilk cinayet davası” olarak kayıtlara geçti.
Warren’ların tanıklığı büyük tartışma yarattı.
Arne 25 yıl ceza aldı ancak cezasının büyük kısmı “iyi hâl” nedeniyle indirildi. Toplamda beş yıl kadar cezaevinde kaldı.
Bu vaka, 2021’de gösterime giren The Conjuring 3: The Devil Made Me Do It filmine konu oldu.
Ayrıca vakanın gerçek kişilerini konu alan “Şeytan Davası” (The Devil on Trial) adlı belgesel Netflix kütüphanesinde yer almakta.
Bu belgesel, Warren’larla ilgili farklı bakış açılarını da görmenizi sağlayacağından şiddetle öneriyorum.
Ayrıca Gerald Brittle’ın The Devil in Connecticut adlı kitabı da bu konuyu derinlemesine anlatır.
Sonuç
Yıllar geçtikçe Warren çifti, kimi için inancın ve cesaretin sembolü, kimi içinse şöhretin gölgesinde gerçeklikle oynayan figürler hâline geldi.
Ancak bir gerçek var ki, onlar modern korku anlatısının, korku sinemasının çehresini değiştirdiler.
Amityville’den Annabelle’e, Enfield’den Connecticut’a uzanan her hikâye, onların doğaüstüyle kurduğu bu eşsiz “ortaklık” sayesinde popüler kültürün damarlarına işlendi. Ülkemizde biz o dönem çok farkında olmasak da, onların çalışmaları televizyon yayıncılığı tarzımıza bile büyük izler bıraktı.
Gerçek olup olmadıkları hâlâ tartışılsa da, Warren’ların bıraktığı iz artık sinema salonlarında, roman sayfalarında ve internet forumlarında yaşamaya devam ediyor.
Benim için Warren’ların hikâyeleri, doğaüstünün kanıtı değil; korku anlatısının yakıtıdır. Anlattıkları olaylara inanmak zorunda değilim ama onların kurduğu atmosferi, hikâyeyi nasıl şekillendirdiklerini ve bu olayların sinema ile edebiyatı nasıl beslediğini ilgi çekici buluyorum. Çünkü bazen gerçekliğinden emin olamadığımız hikâyeler, en derin korkularımıza en doğru yerden dokunur.
Warren’lar da belki tam olarak bu yüzden, inançtan bağımsız biçimde, korku tarihinin unutulmaz birer karakteri oldular.



2 Comments
Pingback:
Pingback: